Kaç Paralık Adamsınız?

19. yüzyılda Kahire bir köle pazarı (Roberts 1839) — Römisch-Germanisches Zentralmuseum

1990’da Tim-Berners Lee “World Wide Web” denen projeyi hazırlayıp sunduğunda dünyada yayıncılık ve içerik sunumuna dair birçok şeyin değişeceği anlaşılmıştı. İnternet çoktan vardı ama internet üzerinden bilgilere erişmek şimdiki kadar kolay değildi. Henüz web sistemi ortada yoktu çünkü.

WWW diye kısaltılan ve artık “web” diye bahsettiğimiz sistem basit ve etkili bir yöntemle işliyordu: sunucu-istemci ilişkisi. Yani birisi elindeki içeriği insanlara sunmak istiyorsa internete sürekli olarak bağlı bir bilgisayara bunları yükleyip, o bilgisayarın adresini insanlara duyuruyordu. İnsanlar da kendi bilgisayarlarındaki basit bir programla bu adrese istekte bulunuyordu ve gelen içeriği görüntülüyordu. İşte bu şekilde yayınlanan içerikler web sayfalarını, bu sayfaların bir arada bulunduğu alanlar da web sitelerini oluşturmaya başladı. Başta da bahsettiğimiz gibi, gerçekten çok fazla şeyi değiştirdi. Öyle ki son Amerikan başkanlık seçiminde bile çok büyük rol oynamış gözüküyor, bu konuya da az sonra değineceğiz.

Web tabii ki öncelikle akademik alanda kullanıldı, ardından yenilikçi kimi yayıncılar (gazeteler, dergiler vb.) web üstünde kendilerine bir yer açtı. Bu yayıncıların kendi yönetimlerindeki bir sunucu edinmeleri ve yayınlayacakları içerikleri bu sunucularda barındırmaları gerekiyordu. İşin güzel tarafı: Tim-Berners Lee web teknolojisini özgür bir yazılım olarak yaratmıştı, yani isteyen herkes web üzerinde kendi yerine sahip olabilirdi: ister sunucu, ister istemci olarak. Evinizdeki bilgisayarı tüm dünyaya yayın yapan bir web sunucusuna çevirebilirdiniz yani, bu durum hâlâ geçerliliğini koruyor. Böylece herkes kendi bildiklerini web üzerinden sunabilir ve elimizde dünyanın her yerinden bilgi olurdu. Web yaratılırken tam da bunu öngörüyordu.

Sıradan kullanıcılar içerik üretmeye başlıyor

Teknolojiyle çok uğraşmayan, sokaktaki insanların genellikle içerik tüketicisi yani istemci olarak geçirdiği uzunca bir süreden sonra, internetteki sıradan kullanıcıların da kendi ürettiği içeriği dünyaya sunabileceği sistemler çıktı: bloglar. Kendi yönetiminizdeki bir sunucuya kurulum yaparak ya da wordpress.com, blogspot gibi sistemlerde üyelik açarak kolayca bir web sayfasına sahip oluyor ve içini istediğiniz gibi doldurabiliyordunuz. Çoğu kişi kendi sunucusunu kurmak ve yönetmekle ilgilenmediğinden, bu hizmeti sağlayan şirketlerin verdiği bedava üyelikleri kullanıyordu. Yani sıradan internet kullanıcıları artık sadece istemci değil aynı zamanda kendi bildiklerini dünya ile paylaşan sunucu rolünü de üstleniyordu.

Web üzerinde o kadar fazla içerik oluşmaya başlamıştı ki artık bunları bulmak için birilerine danışmanız gerekiyordu ve önce dizinler, sonra arama motorları doğdu. Arama motorları bulabildikleri her bağlantının içindeki yazıları ezberleyip, siz bir şey sorduğunuzda o şeyin hangi sayfalarda olduğunu gösteren basit ve etkili araçlardır. Eminim çok renkli logoya sahip en bilindiğini siz de biliyor ve kullanıyorsunuzdur. (Ah keşke kullanmasanız! Neyse, ondan da bahsedeceğiz)

İnsanların web sistemine dahil olması, forumlar ve bloglar ile giderek daha fazla içerik üretmeye başlamalarının ardından web sahnesine sosyal medya siteleri çıkmaya başladı. İnanılmaz bir şeydi; herkesin olduğu bir yer! Herkesin sözleşip bilgilerini kaydettiği ve böylece ilkokul arkadaşlarınızı bile bulabileceğiniz bir yer. Bu daha önce web üzerindeki anonim yani takma isimlerle açtığımız üyeliklere aykırı olarak insanların gerçek bilgilerinikullanarak üye olmalarını ve buralarda görünmeye başlamasını da beraberinde getirdi. Web artık tanıdık oyuncuların ötesinde, internete erişebilen herkesi çok daha kolay bir şekilde davet ediyordu. Facebook’a üye olsanıza, herkes burada, hem eski dostları bulur hem çevrenizdekilerden haberdar olursunuz!

Kimse itiraz etmiyordu, bu kadar güzel bir şey, hem de bedava. Ama insan sormaz mı: bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü? Sahi; dünyanın dört bir yanında binlerce çalışanı olan, günün her saniyesi işleyen binlerce sunucuya sahip bu teknoloji şirketleri hem bunca gideri karşılayıp hem de nasıl milyarlarca dolar değerinde oluyor? Ürünlerini kullanıcılarına bedava sunuyorlarsa bu değirmenin suyu nereden geliyor?

Basit kullanıcılar için internet ekonomisi

Hiç Ankara’da trene bindiniz mi? Ankaray istasyonlarının reklam panolarında varsayılan olarak duran, Ankara’da yaşayanların aşina olduğu bir ilan vardır: “Buraya bakarlar” mesajıyla birlikte bir göz fotoğrafı. Yani diyor ki “Bak bu trene günde kaç kişi biniyor, illa buraya bakarlar. Ücreti karşılığında reklam ver ki sana da yarasın bize de yarasın.”

İşte “internet devi” çoğu şirketin kazanç yolu da bundan farklı değil. Reklam alanı satıyorlar.Diyorlar ki; bak bizim sisteme milyonlarca kişi üye, her şeylerini burada paylaşıyorlar, birbirlerini buradan takip ediyorlar, gün içinde mutlaka buraya gelip gidiyorlar. Yani buraya bakarlar.

Peki reklamcılığın nesi kötü? Tek başına reklam yayıncılığının etiğine değinmeyeceğiz tabii ki. İşlek bir caddeye cephe olan bir duvarınız olsa siz de oraya reklam almak istersiniz, bunda kötü bir şey yok. Ankaray istasyonlarındaki panolara ve işlek caddeler üzerindeki cephelere kimler reklam verir? Yüksek ihtimalle o bölgede bulunan ve görenleri kendi mağazalarına yönlendirmek isteyen şirketler. Reklamın yayınlandığı konum reklamın hedef kitlesi için bir tanımlama yapıyor çünkü. Bursa’daki bir restoranın Yozgat’taki işlek bir caddedeki panolara reklam vermesi mantıklı mıdır? Tanıtımını yapmak isteyen şirketler hep “kendilerine uygun yayıncıları” arar. Bebek ürünleri satan bir firma “yeni anneler ne okuyor/izliyor” diye araştırma yapar ve bu yayıncılara reklam verir. Motorsiklet aksesuarları satan bir firma motorsiklet dergilerine reklam verir.

Şimdi asıl konuya geldik: yayıncı kuruluşun bir yayın alanı yoksa ne olacak? Yani bu kuruluş “biz motorsiklet haberleri yayınlarız”, “biz bebek-çocuk sağlığı üzerine öneriler yayınlarız”, “biz Marmara bölgesinde yayın yaparız” gibi bir tanımlama yapamıyor ve reklamları hangi tipte kişilere ulaştırabileceklerini söyleyemiyorsa reklam alanı pazarlaması başarılı olabilir mi? Olamaz. İşte kendileri hiç içerik üretmeyen sosyal medya devlerinin sorunu budur; herkesoraya yazar ve herkes oraya bakar. Öyleyse verilen reklam kime, nasıl bir kullanıcı kitlesine gösterilecektir?

Bana neyi beğendiğini söyle sana ne satın alacağını söyleyeyim

Peşinen belli bir kalıba sokulamayacak kalabalık kitleleri ayrıştırmanın en güzel yolu her birini tek tek tanıyıp profillerini oluşturmaktır. Bu kişiler hakkında ne kadar çok şey bilinirse o kadar iyi hedefleme yapılabilir. Birisi derse ki “benim şu mesajımı Bursa Nilüfer civarındaki, 18–25 yaş arası, zayıflama ve sağlıklı beslenme ile ilgilenen kadınlara göster” bunu yapmak kolay olur. İşte ilginç gerçek; o kalabalığın içindeki her kişi kendine dair o kadar detaylı bilgi veriyor ki profilleri çıkarmak ve gruplamak çok kolay oluyor.

İşte internet devleri bunu sağlıyor. Her saniye milyarlarca işlemi kullanıcı bazlı olarak kayıt altına alıyorlar ve bunları öve öve bitiremedikleri yapay zekaları beslemek için kullanıyorlar. Bu sayede eşi benzeri olmayan bir ürüne sahip oluyorlar: BİZ. Evet, bizi pazarlıyorlar. Her hareketimizi izliyorlarlar, kayıt altına alıyorlar ve profilliyorlar. Böylece birileri tam da bizim gibi birilerine bir mesaj iletmek istediğinde bunu çok kolay bir şekilde sağlayabiliyorlar. Diyolar ki; “benim sistemimde milyonlarca kişi var ama istediğin mesajı sadece tam da senin istediğin tipteki bin kişiye gösterebilirim.” Yani internet devlerinin para kazanmak için sattıkları şey teknoloji ürünleri değil, bu ürünleri kullanan kullanıcılar. Kullanıcı takibini artık hastalıklı sayılabilecek bir boyuta taşımış bulunan Google’ın sizin hakkınızda neler bildiğini öğrendiğinizde şaşıracağınıza eminim. İnternet tarayıcınızı açın ve şu adrese gidin: https://myactivity.google.com/ Ne zaman nereyi ziyaret ettiğinizden hangi gün neyi aradığınıza, ne zaman ne satın aldığınıza kadar her şeyi kayıt altında tuttuklarını göreceksiniz. Hazır girmişken “Etkinlik Kontrolleri” menüsünden sizi takip etmeyi durdurmalarını söyleyebilir ve etkinlik geçmişinizi de silebilirsiniz. Bunu yapmanızı kesinlikle öneririm.

Bugün internet şirketleri çoğu kullanıcıyı en yakınlarının tanıdığından daha iyi tanıyor, hatta kendilerinden bile daha iyi tanıyor. Sizin bilinçli olmadan elinizin gittiği beğenilerle psikolojik yönelimlerinizi analiz ediyorlar. Nerede yaşadığınızı, nerelerde dolaştığınızı, nerelerde kimlerle vakit geçirdiğinizi, ne konuştuğunuzu, ne düşündüğünüzü, kiminle birlikte olduğunuzu, aslında kime aşık olduğunuzu, en sevdiğiniz rengi, ilgi alanlarınızı… artık aklınıza daha neler geliyorsa. Bu durum öyle büyük sorunlara yol açar hale geldi ki geçtiğimiz aylarda Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg’in yargılanmasına dahi yol açtı.

Sosyal medya üzerinden yayınlanan reklamlarla son Amerikan başkanlık seçimlerinde ciddi bir manipülasyon yapıldığı iddiası dünya basınında geniş yer tuttu. İddiaya göre Cambridge Analytica isimli bir firma detaylı hedeflemeler yaparak internet üzerinde gösterdikleri reklamlarla Amerikalı seçmenlerin algılarıyla oynadı ve Donald Trump’ın seçilmesini sağlamak adına manipülasyonda bulundu. Konunun açığa çıkması ardından Cambridge Analytica firması kapatılırken bu çalışmaların arkasında Rusya’nın olduğu görüşü hâlâ konuşuluyor. Yani dünyanın en güçlü kişilerinden birinin kim olacağına dair yapılan oylamanın, başkaca ülkelerin yönlendirmeleriyle gerçekleştiği iddia ediliyor. Facebook da bu olayın açığa çıkması ve kurucusunun yargılanmasının ardından veri politikalarında ciddi değişikliklere gittiğini duyurdu ancak bunların çoğu “artık takip etmeden önce kullanıcıları bilgilendiriyoruz” şeklinde güncellemelerdi. Hani bir siteye girdiğinizde direkt “onaylıyorum” diyerek kapattığınız bilgi kutucukları var ya, işte onlar.

Teslim ettiğimiz özgürlüğümüz ve yeni efendiler için değerimiz

Yazının başında bahsetmiştik: web özgür bir teknoloji olarak tasarlandı ve ortaya kondu. İsteyen herkes kendine bir alan açıp dünyaya ulaşabilirdi. Ama biz bu özgürlüğümüzü kullanmak yerine başkalarının açtığı alanlarda, onların ürününü güçlendirecek şekilde kullandık interneti. Çünkü böylesi daha kolaydı, çünkü zaten herkes oradaydı, hayli kalabalıktık, bu kadar kişi yanılıyor muydu yani? Bedava ve kolay kullanımlı ürünleri benimsedik ve bu şirketleri internet üzerindeki tekeller haline getirdik. Bize bedava hizmet sunan hemen her uygulama için de reklam verenlere pazarlanarak kazandıracağımız bir değer var elbette. The Atlantic’te çıkan bir makaleye göre internet reklamcılığının toplam değerine bakıldığında ortalama olarak her bir internet kullanıcısının 1200 dolar kadar bir değere pazarlandığını görüyoruz.

Bundan sonra neler yapmak lazım?

Tüm dünyada internet kullanıcılarının birbirine sorup durduğu soru bu. Hükümetler de bu tehlikenin farkında ve birçok hukuksal çalışma da yapılıyor. Avrupa’da uygulamaya konan GDPR ve Türkiye’deki KVKK bunların örneklerinden. Aslında ne yapılması gerektiğini biliyor ama konforumuzdan ödün vermemek adına sosyal medya alışkanlıklarımızı öylece silip atamıyoruz. Facebook ve Instagram kullanmayı bırakmak, mesajlaşmayı artık WhatsApp üzerinden yapmamak fikri çoğu kullanıcıya zor geliyor. Dünyadan kopacaklarmış korkusu yaşatıyor ve dilemma böyle sürüp gidiyor. Ama fark etmişsinizdir; bir yerden başlamak gerekiyor.

Başlangıç için birkaç küçük öneri:

  • https://myactivity.google.com üzerinden Google’ın sizi takip etmesini durdurun.
  • Google ürünleri yerine alternatif ürünler kullanmaya başlayın. Örneğin varsayılan arama motoru olarak, sizi fişlemeyen duckduckgo.com arama motorunu kullanın.
  • Google Chrome yerine Firefox tarayıcısı kullanma başlayın ve ayarlardaki gizlilik seçeneklerini aktif edin.
  • Sık sık tarama geçmişinizi ve çerezlerinizi temizlemeyi unutmayın.
  • Facebook, Instagram gibi sosyal medya uygulamalarını cep telefonunuzdan kaldırın, hemen hesabımı silemem diyorsanız bir süre bilgisayar üstünden açıp bakarsınız.
  • WhatsApp, Facebook Messenger, Hangouts yerine TelegramSignal gibi hem daha yetenekli hem de daha güvenli uygulamalar üzerinden iletişim kurmaya başlayın. SMS’e dönmek bile daha iyidir.
  • Hepimizi paranoyaklığa iten bu sistemin işleyişini anlamak ve mahremiyetimizi sağlamamıza yardımcı olacak önerilerin sunulduğu olaganparanoya.com blogunu okumaya başlayın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir