Lüzumsuzlukların adamı :)
uğur arıcı olarak etiketli yazılar
Benim Sevdiğim Gibi
3 May
Merhaba kadın;
Günaydın sana, ya da iyi geceler. Artık bunu ne zaman okuyorsan.
Ben yine geceleri yazıyorum, sabahları fırsatım olmadığından değil, artık içime ne zaman doğarsa sözcükler o zaman döküyorum buraya, etkileyemiyor kimse, nasılsa öyle çıkıyor; benim sevdiğim gibi.
Bazı geceler beraber gittiğimiz kulübe gidiyorum hala, bizden başka değişen pek bir şey yok, bilirsin sapa bir yerdir orası, geleni gideni bellidir, ama sen dikkatimi dağıtmadığından her şeyi fark eder oldum orada, kimin kaçta girip kaçta çıktığını, nasıl dans ettiğini, ne içtiğini biliyorum artık. Ben hala beraber içtiğimiz o kokteylden içiyorum, ama portakal suyu olmadan ve biraz daha sert; benim sevdiğim gibi.
Beraber yürüdüğümüz yolları yürüyorum yine, eski mahallemden bir hayli uzağa taşınsam da adımlarım hala o sokaklarda, kulaklığımı takıp biz beraberken çıkan albümlerden şarkılar dinliyorum, bir hayli eskimişler. Sen yanımda olmadığından kaldırımlara sığabiliyorum artık, kaldırımın dar kısmı bitsin de tekrar yanından yürüyebileyim diye acele de etmiyorum, lakin adımlarımı sana uydurmadığımdan yürüyüşüm pek de yavaş değil. Kulaklığın teki sende olmadığından, dışarıdan hiçbir şey duyamıyorum, ve çalan şarkıyı gözlerine bakıp mırıldanamadığımdan tek başıma haykırarak söylüyorum; benim sevdiğim gibi.
Kasti olarak denk getirmiyorum ama, ilk çıktığımızda gittiğimiz kafeye sık gider oldum bu aralar, denize bakan köşedeki masamız ne zaman gitsem boş, sanki ömür boyu bize rezerve edilmiş gibi, sanki ömür boyu benimle kalacakmışsın gibi… Senin pek haz etmediğin arkadaşlarımdan biri yanımda olursa tavla da oynuyorum, ama artık zar tutamıyorum, diğer elimle elini tutmuyorken beceremiyorum sanırım. Yerini kimse doldurmasın diye bir nargile söyleyip oraya koyuyorum, elimden bırakmıyorum. Ama artık hep elmalı söylüyorum nargileyi; benim sevdiğim gibi.
Artık gözlerime bakan kimse olmadığından, göz altlarımdaki karartıları dert etmiyorum. Çoğu gecemi çalışarak, kodlayarak geçiriyorum. Uyumazsam uyumayacağını söyleyen kimse olmadığından kendi rekorumu kırdım. Üst üste üç gece uymadım, bu dördüncüsü. İşteyken verimim düşüyor tabi ama toparlamak için çok sık kahve tüketir oldum. Senin tabirinle zehir gibi içiyorum kahveyi, sütsüz, şekersiz, tatsız tuzsuz bir şey yani; benim sevdiğim gibi.
Fırsat buldukça kitap okuyorum hala, eskisi kadar hızlı değilim korkarım. Bana getirdiğin bazı kitaplar ilk günkü gibi duruyor raflarda. Onları açmaya korkuyorum, sen kokarsın diye, içinden sen çıkarsın diye. Duygusal satırlar midemi bulandırır oldu, senin safsata dediğin felsefi kitapları okuyorum sürekli. İlk okuyuşta anlaşılmayan, okuduktan çok sonra onlarca anlamı keşfedilen, düşünülenin çok ötesine götürüp soyutlukları somutlaştıran kitaplar; benim sevdiğim gibi.
Yemek yapmaya devam ediyorum, pek boş vaktim kalmasa da, eskisine göre daha fazla zaman geçirir oldum mutfakta. Parmaklarımı kesmeden etleri kesebiliyorum mesela, ve belki de kendimi terbiye etmeyi asla becerememişken, uygun sosu hazırlayıp terbiye edebiliyorum onları. Az pişmiş etlerin daha lezzetli olabildiğini keşfettim. Değişik baharat karışımları denemeye devam ediyorum, hoşuma gidenleri not ediyorum. Romantik bir masa kurmak gibi bir endişem olmadığından görsel açıdan biraz gerilemiş olabilirim, bir de tek kişilik yemeklerim artık bir hayli tuzsuz; benim sevdiğim gibi.
Artık kimse oturup saatlerce dinlemiyor beni, bilirsin becermem anlatılacakları kısa kesmeyi. Her detaya değinirim, çünkü bence detaylar olmasa sonuçlar çok farklı olur. Belki de o yüzden takıntılıyım bu kadar. Sonuca giderken değinilmesi gereken detayları es geçmek ondan canımı sıkıyordur. Yine de, kimse dinlemese bile kendi kendime anlatıyorum her şeyi, her detayı, en küçük noktaları; benim sevdiğim gibi.
Kısacası kadın; pek değişmedim ben, nasıl bıraktıysan öyleyim. Bir daha asla yatıya misafir gelmeyecek bir evin misafir odası gibi. Bazen birileri gelip tozumu alıyor, bir de artık içimdekiler benim istediğim gibi konumlandırılmış durumda. Kitaplığın çevresinde iğrendirici bir televizyon bulunmuyor mesela, canımı daha fazla sıkmasın diye resimler de indi raflardan. Pek elektrik faturası ödemiyorum, zira içerisi pek aydınlık değil, jaluziler hep kapalı; benim sevdiğim gibi.
Umarım sen de değişmemişsindir; en sıkıntılı anlarda insanın içini ısıtıyordur sesin, içinden çıkılmayacak problemleri katlanabilir kılıyordur sözlerin, yüzün gülmese de gözlerin gülüyordur hala; benim sevdiğim gibi.
Kocaman Çocuk, Küçücük Adam
13 Nis
Her sene bir gün…
Sevilmeyi, özlenmeyi, hatırlanmayı normalde olduğundan çok daha fazla istediğimiz gün. Telefonlarımızın daha fazla mesai yaptığı, her gelen sese umutla baktığımız, her biri beklediğimiz şey için gerçekleşse de, hep beklediğimiz gelene kadar aşırı yüksek bir umut ve heyecanla bakınmamız gereken gün…
Bugün doğum günüm.
13.04.1992 – 13.04.2011
Zaman çok çabuk geçiyor. Kimi ne zaman kazandım, kimi ne zaman kaybettim hatırlamıyorum. Kim için kimdim, kim sandıklarım kimdi? Kaç gün geçirdim kendimle inatlaşmadan? Bilmiyorum. Sanıyorum 19 bitti, 20nci yaşımın ilk saatlerindeyim. Gerçekten şaşırtıcı…
İlk okul birinci sınıfta, okulun ilk gününde geç kalınca sınıfımın anahtar deliğinden bakıp öğretmenimi ilk görüşümü hatırlıyorum mesela. Sonra okul değiştirmemi. Çocukluk aşkımı hatırlıyorum, girdiğim ilk kavgayı, ilk bisikletimi, ilk bilgisayarımı, ilk öpücüğümü hatırlıyorum, ilk sevişmemi…
Ben küçücüktüm, ne zaman büyüdüm?
Fark edemedim mi olanı biteni? Hep kendimle barışık olmak, insanları mutlu edebilmek, mutluluklarından mutluluk elde etmek çevremdeki genel olumsuzlukları uzak tutabilmeme yetmiş miydi? Galiba öyle. Hala kendime bile itiraf edemediğim gerçekler olsa da, mutlu olabilmenin tek yolunun bireysel temelde yattığını, sorunlardan ziyade fiili mutluluğun dışa vuran etkileriyle olumsuz şeylerin örtbas edilip kimi yerde rol icabı da olsa mutlu olunması gerektiğini, gerektiğinden çok önce öğrendim sanırım. Hiçbir konuda, ailen dahil, kimseye güvenmemen gerektiğini, ailen olduğunu iddia edenlerin aslında ailen olmayabildiklerini de çok erken öğrendim. İçinde bulunduğum şartlar, içime kapanık olmaya itse de beni, kimisinin “hiperaktiflik” diye tanımladığı dışa vurumum sakinleşmemi engelledi genelde. Dışarıya durgun gözükmeyi öğrendim yine de, içimde fırtınalar kopardım. Erken gördüm, erken öğrendim. Benden çok daha erken başlamış olanlar varsa da, onlar benim çevremde değillerdi, görebildiğim herkesten farklı gelişti. Görebildiğim kişilerin görebildiğim kısmından… Neyin nasıl olduğunu anlamadan, küçücük kararların kocaman sonuçlara sebep olduğu hayatımda kendimi birden şimdiye kadar olduğumdan da fazla sorumluluk altında buldum, fark edemeden adam oldum. Ama ben büyümemiştim ki, küçücük adam oldum…
Nasıl olabilir ki? O kadar sene geçmiş, nasıl küçük kalabilirim? Bak kocaman olmuşum işte. Geç bir aynaya bak demezler mi insana?
İlk okulum başarılı bitti, çok fazla okul, çok fazla semt, çok fazla arkadaş değiştirdim. Lisede içe kapattığım olayları dışa vurdukça kabuk değiştirdim, sene sene ilerledim gibi, moralim ve genel yorgunluğumla beraber notlarım da dalgalanma yaşadı, yine de son dört dönemi başarı belgeleriyle kapattım. Üniversite sınavını dert etmeden girdim, beklediğimden iyi geldi, önemsemedim rastgele tercih hazırladım, yerleştim. Artistlik olsun diye gitmedim, üniversiteyi hiç istemedim. Ama şimdi pişmanım, orası yerine dört senelik bir açık öğretim programı yazıp askerliği erteleme ve “al sana diploma” olayını gerçekleştirebilmem için gereken belgeyi almış olurdum, bu sene onun için tekrar girdim. Zaten orta okulun ortalarından beri çalışıyorum, şöyle bir baktım da baya baya sektör de değiştirmişim. Üniversiteye gitmedim diye eğitimi bırakamdım tabi, bir bilişim teknolojileri akademisinde 27 aylık bir kariyer paketim var onu kullanıyorum. Aynı zamanda çalışıyorum. Geceleri çalışarak freelance olarak teslim ettiğim yazılım ve tasarım işlerini de sayarsak şu anda üç farklı işte çalışıyorum. Yine de emeğimin kaşılığını alamadığımı hissediyorum. Bakmam gereken bir ailem var. Maddiyattan öte, sevgi göstermem ve en az ihtiyaçları olan kadar ilgilenmem gerek bir annem ve küçük kız kardeşim. Şimdiden yetişkin diye tanımlanan yaş grubunun rutinine kavuşmuş, yine de her şeye rağmen nirvanama doğru kulaç atarken bakıyorum da; ben büyümüşüm aslında. Yine de eksik kalan bir şeyler var, geçmişten günüme getiremediğim, hep orada hapis kalmış, sadece çocukluğuma ait olan şeyler var. Benim çocuk kalmamı sağlayan… Beni kocaman bir çocuk yapan…
Kocaman çocuğun içindeki küçücük adamım ben, ya da küçücük adamın içindeki kocaman çocuk…
Başta, matematik öğretmeni olduğundan mıdır bilmiyorum ama, her şeyden pozitif sonuç çıkarabilen anneme, hakettiği ilgiyi asla gösteremesem de sevgisinden hiçbir şey yitirmeyen biricik kız kardeşime, öz olsa daha iyi olamayacak olan abim Alp Eren Dilmen ve kardeşim Erkan Kılıç olmak üzere; beni ben yapan, iyisiyle kötüsüyle beni her anlamda ben yapan herkese teşekkürler.

Doğum günü kutlamalarınız için ayrıca teşekkürler
Ben henüz o hep beklediklerim olanları alabilmiş değilim. Hep beklediklerim listesinin birinci sırası asla aramayacak biliyorum, ama sonrasındakiler için günün bitmesine 21 saat 34 dakika var
Kimse var mı?
1 Şub
Merhaba;
Artık hitap edebileceğim herhangi bir ziyaretçim kaldı mı bilmiyorum
Zira aylardır tek bir harf yazmadım buraya. Patates olmuş site gerçi giren çıkan belli değil
Her ne halse, yine de sağdan soldan link aldığıma göre şans eseri bir yerden ulaşmış ve bunu okuyor olabilirsiniz.
Neden yazmıyorum? Bilmiyorum. Bu taşınma olayından sonra ev nedir neye yarar gibi kavramlar bir hayli değişti benim için. Ev; geceyi geçirmek için kullanılan mekan haline geldi. Gece yarısı sularında apartmanın merdivenlerini ses çıkarmadan tırmanıp anahtarı aynı titizlikle çevirip girilen yer. Sabah çalan alarm ile apar topar kalkılıp, önceden anne tarafından hazırlanmış kıyafetlerden bir kombinasyonu üzerine geçirip terk edilen yer. Yani ortalama 7 yahut 8 saatten daha fazla kalmadığım yer.
Her ne halse, bilgisayar başında oluyorum tabii ki ancak her yerde başka bir görevim oluyor. İş güç derken uğraşılamıyor dükkanda, sonrasında Bilge Adam derslerinin bir kısmını uyuyarak bir kısmını neler yaptıklarını anlayarak bir kısmını da bu yaptıklarını uygulayarak geçiriyorum mesela. Çok sıkıcı bir hal aldı hayatım… diyordum ki, birden heyecanlı bir şeyler olur gibi oldu. Ne gibi şeyler oldu emin değilim. Yalnız değişmeyen bir şey varsa; o da söylediklerim ve söyleyeceklerimdir: Ben katlanılmaz bir adamım.
Açıklayayım : Başta gayet ilginç, sıra dışı, daha özgürlükçü bir yapı vs. gereği istem dışı bir sempatiklik sezdirebilirim (ki öyle zaten). Ama hayal ettiğiniz ve hoşunuza giden şey bilinmeyenler ve alışılmışın dışı aslında. (hayır burada kendimi övmüyorum, yeriyorum) Çünkü sen, benim ilginç tavırlarımı olağan dışı bulup kurcalıyorsun, hoşuna gidiyor. Sonrasında alışılmışın dışında olduğundan ve bir türlü herkesleşemediğimden sıkılıyorsun. Gereksiz ve gerzekçe havalara giriyorsun; ne hayır diyebiliyorsun ne evet ama fark etmiyorsun ki başta yakınlaşmana sebep olan şeyler şimdi sıra dışı olduğu için itici hale geliyor. Saçmalıyorsun. Saçmalıyorsun. Saçmalıyorsun. Korkuyorsun. Uzak kalmaya çalışıp beceremiyorsun, gitmemi istiyorsun ama hep yanında olmamı arzuluyorsun. Gidip, herkes gibi olup geri dönmemi bekliyorsun. İşin kötü yanı; ben bu filmi defalarca izledim. Ben hiçbir zaman istediğin gibi olmuyorum. Ve sonra kaçıyorsun, böylece benim istediğim oluyor, zira vaden doluyor.

Ki bunların en ilginç tarafı; bu filmleri hep cahil izleyici olarak takip ediyorum. Yani her seferinde, bu defa mutlu son olur belki diye bekliyorum. İzlerken yorum yapıyorum; “yapma, deme öyle“. Oyuncular duymuyor, orası ayrı. Sonra film aynı sonla bitiyor, ben de kalkıp kısa bir mola verdikten sonra aynı filmin bir sonraki seansına, başka birinin yanından bilet alıyorum. Heyecanı kaçmasın diye daha önce hiç izlememiş gibi yapıyorum, zira bu sefer film bandının karışıp daha düzgün bir senaryo getirmesini umuyorum zaten hep. Ama yok, ben film makinistine rüşvet verip değiştirtsem bile, sen “ya arkadaşım söyledi bu film böyle değilmiş taksanıza şu boktan olanını” diye çirkefleşip bok ediyorsun her şeyi. Sonra da sen o berbat filme on dakikalık film arası istediğinde filmi bitirmeme kızıyorsun.
Sonuç olarak; belki de ben artık kanıksadığımdan salonu rahatça terk ediyorum ama sen bu kötü sona ağlamadan edemiyorsun. Kendini toparlamaya çalışıp bir yandan da binadan çıkışı ararken, ben sonraki seansta yanımda oturanın daha iyi niteliklerde olmasını dileyerek bilet alanları izliyor ve doğru yeri kapmak için bekliyorum. Ve ne yazık ki allah belamı vermiyor =)
İyi geceler! =)
Kamuoyuna Duyuru 2
16 Eki
Artık o kadar aralıklı yazıyorum ki detaya inmeden temel başlıkları topladığım başlıkları Kamuoyuna Duyuru serisi olarak yayınlıyorum işte. Bunun sebebi özellikle şu son dönemlerde hayatımda değişiklik yapmadığımdan olsa gerek. Sabah 7de kalkıp kahvaltımı yapıp, kıyafetlerimi giyip çıkıyorum evden, 8.00 – 8.30 arasında metroya biniyorum, Merter’de metrobüse geçiyorum. Metrobüsün avcılar son durağından da 142, 142A veya 142F’ye binip dükkana geliyorum. – Mesela bugün normalden on dakika kadar geç çıktım yola, metrobüsten inip, o duraktan çıkıp, hareket halindeki 142′ye binişim tam bir aksiyon filmi sahnesiydi. – Dükkanda sürekli bir koşturmacanın ardından akşam 8.00 – 8.30 gibi de buradan çıkıp aynı yolu dönerek eve ulaşıyorum.
Bildiğiniz gibi kafam gittikçe kazana döndüğünden kendimi tatile çıkarmıştım. Şimdi bu yazıyla o tatilin bittiğini duyuruyorum. Uzun vadeli planlarım diye bahsettiğim projelerin ilkine başlamış bulunuyoruz resmi olarak. Dün Etiler’de STR’nin ofisinde Osmantan Erkır Bey ile görüşüp projenin temellerini attık. Şimdi bir çalışma planı çıkarıp uygulamaya geçiyoruz. Bununla ilgili detay veremeyeceğim ama bunun sadece bir başlangıç olduğunu bilmenizi isterim. Her şey yeni başlıyor! =)
Unutmadan, şu ölüm olayını açıklayayım; birkaç gün önce cep telefonumdan facebook durumuma “Başınız sağolsun. Uğur Arıcı vefat etmiş.” yazdım ve benim şansıma uygun olarak da şarjım bitti. Telefonu açtığımda gördüm ki birkaç yorum gelmiş, ancak gelen smsler çok daha şaşırtıcıydı. Yanlış anlaşılma için kusura bakmayın, ölmedim tabii ki =) Olay şu; Yapı Kredi bankasındaki hesabımın nakit kartını yutmuştu bankamatik, şubeye gidip almak istedim, gişedeki görevli çömez olduğunu söyleyip (böyle demedi tabi) sonra gelip almamı istedi. Öğlenden sonra gittiğimde kartın iptal olduğunu yeni kart talebi yapacağını söyledi, birkaç dakika süren konuşmanın ardından adamın ağzından lafı aldım; kart iptal sebebini girerken bankamatik yuttu seçeneği yerine hesap sahibinin vefatı olarak giriş yapmış. Yani YKB için ölüydüm. Tutanak yazıp yollayacağım, düzelecektir falan dedi. Karşıdaki masalarda müşteri temsilcisi hesabı bir bayan oturuyordu, onun için numara alıp sıraya girdim. Olayı anlattım, kadın tek kelime etmeden kimliğimi aldı, bilgilerimi girdi ve ağzından tek kelime çıktı; “Ölmüş.” Sonunda kadını ölmediğime ikna ettim ve yanlışlığın düzeltileceğini, çok üzgün olduklarını falan söyleyerek yolladılar beni. Sorun düzeltilmiş olacak ki kartım dün eve geldi. Sanıyorum oradaki az biraz asabi tavırlarım işlemi hızlandırdı. Normalde bir haftadan önce kart geldiğini görmemiştim, ama bu kart 2 gün sonra elimdeydi.
Açıklayacak pek başka bir şey gelmiyor aklıma nedense, resmen aylar öncesiyle falan bile pek farkım yok. Kadıköy gezileri, Beylikdüzü ziyaretleri, çok kısa olsa da Adalar, sık sık Avcılar v.s. v.s.
Uzun olmasına gerek yok sanıyorum bu yazının, işin özü bu işte. Şimdi biraz çalışmam, projenin mantığını ve işleyişini oturtmam gerekiyor.
Teşekkürler.
Nitro Şehrine Gelsin!
29 Eyl
Bugünkü yazım bireysel olmayacak. Ancak şöyle başlayabilirim, son dönemlerimdeki yoğunluğum açısından kendime web işleri açısından bir tatil ilan ettim. Bu molada araştırmaya ve kurgulamaya devam edeceğimi, ancak bir ürün sunmayacağımı belirtmiştim.
Şimdi, bu dönemde eğlenebilmek açısından Nitro İstanbul olarak ben ve ortağım Ahmet Faruk Kara İstanbul dışına kısa geziler düzenlemeyi planlıyoruz. Çantalarımıza birkaç günlük ihtiyacımızı görecek temel şeyler, belki netbooklarımız, fotoğraf makinemiz ve video kameramızı ekleyerek yola çıkmayı, geceyi yolda geçirip uyumayı, gün içinde ulaştığımız ilde vakit geçirmeyi ve sonraki geceyi yine İstanbul’a dönmek üzere yolda geçirmeyi planlıyoruz. Tabii ki ziyaretler tek günlük olmak zorunda değil, uygun bir otel ya da kalabileceğimiz bir yer falan bulabilirsek geceleme şansımız da var.
Bu gezilerdeki amacımız keyifli bir hafta sonu geçirmek, eğlenebilmek, hoş anılar edinebilmek falan işte. Kısacası kafamızı dağıtacak kısa tatil turları gibi düşünebiliriz.
Bu gezileri ne sıklıkla yapacağımız konusunda net bir fikir sahibi değiliz biz de, ama bir ön görü olarak ayda bir falan böyle şeyler düzenleyebiliriz sanıyorum.
Pek sevdiğimiz takipçi ve destekçilerimiz ise şu konuda devreye gidiyor; ikimiz de İstanbul dışına pek çıkmayan insanlarız. İllerimiz hakkında elbet bir şeyler duyduk, biliyoruz, ancak insanlardan bizi bilgilendirmelerini, yardımcı olmalarını istiyoruz.
Hangi iller uygundur bizim için? Dediğim gibi henüz net bir planımız yok, bizler de sizden bunun için öneriler bekliyoruz. Başlangıç olarak İstanbul’a yakın bir yerler olması yeterli olur sanıyorum. Yani ulaşım kolay olmalı en azından. Trenle ulaşım imkanı olan yerler önceliğimiz olacaktır. Bize orada rehberlik edebilecek birilerinin olması da sevindirecektir bizi.
Bu yakınlık seviyesi hakkında net bir şey söyleyemeyeceğiz, bunları sizden gelen önerilere göre değerlendireceğiz, örneğin bizim fikirlerimizden biri akşam 22.00 trenine binip sabah 7.00 civarında Ankara’da olmak, bir gece konaklayıp sonraki günü de orada geçirdikten sonra diğer gece aynı şekilde 22.00′de trene binip sabah 7.00′de burada olmak. Trenden inince de doğru iş başına tabi =)
Sizlerden istediğimiz; yazıda da belirttiğim gibi bize illerinizi tanıtmanız, mümkünse ulaşım imkanları, konaklama imkanları gibi maddeleri bize iletmeniz Hatta detaya girerek yılın bu zamanlarında gelirsek ne tür kıyafetler getirebileceğimiz gibi konulara da değinirseniz seviniriz.
Sen de şehrini öner, Nitro Şehrine Gelsin!
Önerileri şimdilik bu yazıya yorum olarak alıyoruz. Yorum yazarken mail adresinizi doğru yazarsanız iletişim daha kolay olacaktır Merak etmeyin bizden başkası görmez. Hatta mail adresi olarak facebook hesabınız için kullandığınız mail adresinizi yazarsanız çok daha kolay olur ulaşmamız.
Gelen önerilere göre web sitemiz üzerinde bir oylamayla şehirleri belirleyip, plan yapıp, bu eğlenceli projemizi uygulamaya koyacağız.
Şimdiden hepinize teşekkürler! =)

Çünkü ben Uğur Arıcıyım!
13 Tem
Biliyor musun Uğur dedim kendi kendime. Biz aslında sadece, sadece sen ve bendik. Ben ve Uğur, yani sen ve ben işte.
Her şeyimi sana danıştım, çünkü baya baya takılıp üzerine düşündüğüm noktalarda en mantıklı cevaplar seninkilerdi, ki bir çok kere de ancak sana güvenebileceğimi görmüştüm. Bu, beni şanslı kılmandan çok, hiç değilse ölüme götürmemendendi sanıyorum. Ki büyük ihtimalle bu bana ihtiyacın olduğundandır, tek kişilikli bir deli kimsenin işine yaramaz, ben seni def edemem, sen beni yok edemezsin. Zaten bizi kimse kabullenmiyor, kabullenemez de. Onun için Uğur, bunu aklından çıkarma. Biz aslında sadece sen ve ben olacağız, diğerleri aynı gemide yol aldığımız yolcular. Ve fark ettim ki çoğunu deniz tutuyor bunların. Başta “ben iyiyim” diye avutuyorlar hani bizi, kimisi abartıp “Uğur Arıcı ile seyahat etmek benim için bir onurdur” diyip cılız bir gülümseme sergiliyor, bazısı köpürüyor, altımızdaki deniz gibi. Kimisi fırtına halindeki denizden çalkantılı, kimisi fırtına sonrasından daha çarşaf. Onların çoğu da kirli çarşaf. Beyoğlunun arka sokaklarındaki üçüncü sınıf bir motelin güneş görmeyen bir odasındaki haftalardır, belki de aylardır değiştirilmemiş bir çarşaf gibi. Odaya girdiğiniz anda anlarsınız bunu ama motel sahibi ısrarlıdır temiz olduğuna dair, odadaki düşük miktarda loş ışık lekeleri birer gölge oyunlu olarak yutmanıza bile sebep olabilir. Ama çareniz yoktur artık, ne kadar kirli olursa olsun vücudunuz en savunmasız haliyle o çarşaflardadır artık.
Deniz, deniz diyorduk. Çarşaf gibi denizler, özlem dolu bakışların fırlatıldığı ve en ufak hareketinde kocaman bir beklenti dalgası uyandıran denizler. Gerçekleri yutan, yalanları gizleyen denizler. Denizler…
Sadece karalar arasındaki sonsuz su molekülünü barındırmazlar, en büyük umutları barındırırlar içlerinde. Çünkü, her yere ulaşır onlar, az önce kıyına vuran dalga kim bilir hangi kıyılardan sekti daha önce? Acaba kaç kişi beklenti dolu kalbini açtı o dalgalara? Kimlerin izlerini taşıyor, kimlerin ağıtlarını sürükledi sana, kimlerin aşk şarkıları, kimlerin göz yaşları…
Derinde, çok derinde çok farklı şeyler var Uğur, çok gereksiz görünenleri irdelemek bizi her zaman “gereksiz konuşan” olarak gösterse de değindiğimiz detayları kullanarak göreceliliği kendi yararına kullanan insanların varlığını bilmek huzur verici değil mi?
Hep mutlu olsunlar istedik, tanıştığımız insanlar, tanıdığımız insanlar, bizi tanıyan insanlar bir şekilde mutlu olsun istedik. Onlara bu mutluluğu sağlamak için çok kere kavga ettik seninle, tabii ki ikimiz de mutlu olmalarını istiyorduk, sadece nasıl mutlu olacakları konusunda tartışmalarımız vardı. Şimdi dönüp baksak, kim mutluydu, eğer mutlularsa, hangimizin seçtiği yol doğruydu. Şimdi hangisi doğru ? Doğru yaptığımız ne vardı? Bunlar kime göre doğruydu?
Ne olursa olsun, gerçek bir gülümsemeyi ancak birileri gülünce sergileyebiliyoruz diye, onlar gülene kadar ağlamak doğru muydu? Bizi ağlatan herkesin asıl niyetinin o olmadığına odaklanıp, hiçbirine daha kızmadan affetmek doğru muydu? Yardım istiyorlar diye işimizi gücümüzü bırakmak, yapılmamış işin faturasını fazlasıyla ödemek doğru muydu?
Biliyor musun, birileri mutlu olduğu sürece doğru olduğuna inanıyorum hâlâ. İşte asıl sorun orda. Yaptıklarımızla mutlu edebildiğimiz kaç kişi var? Ya da birileri var mı? Onları mutlu etmemizle, etmeye çalışmamızla ilgilenen birileri var mı? Bizim borçlu hissettiğimiz onca insana karşın, bize karşı suçlu hisseden birileri var mı? Niye değer verdikçe değersiz olduk mesela? Değerli hissettirdiklerimiz bunu düşündü mü hiç? İstenilenleri, hatta içten içe istenilip dile getirilemeyenleri gerçekleştirmeye çalıştık hep, Uğur ve ben, ama hep göze battık, sen ve ben, hep kalabalık, hep gereksiz, hep suçlu olduk. Bazen güçlü, bazen güçsüz ama genelde güçsüzün yanında, onun da haklarının, haklı olduğu yönlerinin açığa çıkarılması için uğraştık.
Değer verdik, ne kadar değer gördük? Bu iki zihniyeti tek bedendeki çatışmalarından sıyırmaya çalışıp dışarı yansıtan tek bir ağzımız vardı ve bu ağız genelde sevilmeyen sözler sarf etti. “Seviyorum” derken bile şüphelendi herkes. Nerede ciddi olduğumuzu asla anlayamadılar çünkü. Onun için birbirimize hep sorduk, “neden?” diye.
Neden böyleydi insanlar? Neden tutarsız? Neden duyarsız? Niye her kural benim aleyhimde? Her sevgi benden uzak? Neden her bakış aşağılayıcı, her söz kırıcı? Neden her yardım tuzak dolu, her yarın karanlık? Peki neden benim değindiğim noktaları değersiz görüp atlayan insanlar, yeri geldiğinde onlara bile sonsuz önem gösterirken ben hep önemsiz oldum? Ve en önemlisi, neden ben (biz ‘Uğur ve ben’) olduğumuz gibi kabullenilemedik?
Tamam itiraf ediyorum, tabii ki bu bol “Neden?” içeren sorgulamaları yapan tek kişi ben değilimdir, ancak cevap aramaktan vazgeçen tek kişi ben olabilirim. Uğur bunu fark etmemi sağladı. “Ne yapıyorsun?” dedi, “İşte buradayım ya. Benden daha iyi bir sebep mi arıyorsun? İnsanlar bizi kabullenemiyor, çünkü ben varken sen daha fazla düşünüyorsun, daha fazla yer kaplıyorsun böylece onlar için daha fazla sorun oluyorsun. Çünkü sen, bensin. Cevap aramaktan vazgeç!”
Haklıydı, itici ve rahatsız edici olmam normal, kabul edilemeyen olmam normal, daha önce de dediğim gibi ben farklıyım, ben Uğur Arıcıyım. Sevmediklerinize sahip olan, sevmediklerinizi seven, sevmediklerinize değer veren. Sorunlarınızı dinleyen ama sorunlarını bir türlü dile getiremeyen benim mesela. Genelde karşılık beklemeden değer veren ama mutlu olabilmek için de ona değer veren birkaç kişiyi kaybetmek istemeyen de benim. Çünkü ben Uğur Arıcıyım, kimsenin anlayamadığı çocuk, bazen kendisinin bile! =)
Bana Sorma
26 Mar
Niye? Neden? Nasıl?
Beklenti kokan kelimeler, öyle bir dökülür ki ağzımızdan. Bir çırpıda, tüm harfleri birbirine katarak. Aynı anda kalp atışlarımız hızlanır, merak ederiz, saniyler belki de saliseler içinde kendimizce cevaplar üretiriz. Yüzlerce, binlerce saçma ve alakasız cevap yankılanır kafamızda. En korkuncu, en alakasızı olsa da en korkuncu saplanır kalbimize, cevap olarak o şeyin geleceğinden o kadar çok korkarsınız ki. O heyecanı yaşamak mükemmeldir. İnsan bedeninin bilinmezliğe verdiği tepki her zaman ilginçtir. Ki bunu izlemek de en az o kadar ilginçtir.
İzlemek için de ilginç kelimesini kullandım. Çünkü bu bazen bize zevk verirken bazen de delirtici derecede sinirlendirir. Ki bu gibi durumlarda bu izleyicilerden bir kısmı zevk alırken bir kısmı sinirlenir falan. İşin aslı şu; eğer bilinmezliğin kaynağı bizsek sonuca gitmek için en karışık yolu seçer, lafı uzatır, uzatır ve uzatırız. Ağzımızdan çıkan her kelimeyi sabırsızlıkla bekleyen ve hızlıca sindiren kurbanımız ise bir yandan hemen sonuca ulaşmamızı ister, bir yandan bu bilinmezliğin içinden fırlayacak olumsuz yargının korkusuyla zamanın öylece donmasını ve her ne kadar itici de görünse o heyecanı yaşamaya devam etmek ister. Gelebilecek kötü sonuç için ne kadar hazırlanılmış da olsa o konuşmayı dinlerken heveslenir, heyecanı doruğa ulaşır ve gelebilecek en küçük olumlu yanıta kilitlenerek bir yandan da kaçmaya hazırlanır. O andan sonra verilen her cevap aynı etkiyi yaratır, olumlu ya da olumsuz. Bir şekilde cevabı vermişsinizdir ve artık her şey bellidir o durum için. Bundan sonra yapılacak şey ya olumsuzluk için üzülmek ya da olumlu cevap için sevinmek olacaktır.
Kuşkusuz; ikisi de o cevabı beklerken ki hissettiğimiz heyecanı vermeyecektir. Kazandığımızı öğrendikten sonra altın madalyanın gelmesini, o cevabın verilmesini beklediğimiz kadar büyük bir iştahla beklemeyiz mesela.
Onun için; bilmek en büyük hazinedir.
Daha önemli olan ise doğru bilmek ve bu bilgiyi doğru yerde kullanabilmektir. Ve doğru bilgiyi bulmak için çaba sarf etmek tabi. Hiç kimse bir diğerine doğru bilgiyi aktaramaz. Her cevap özgün yargılar içerir ve kişiden kişiye farklılık gösterir. Eski Molar misafirliğe gelen arkadaşlarına geceyi rahat geçirebilmesi için eşini vermeyi gayet doğru ve dolayısıyla gerekli görürken, bu bizde imkansız, imkanlı olursa da cinayet sebebi halindedir. Kimsenin size gelip doğruyu açıklamasını, kendinize o söylenenlerden bir pay çıkarmayı beklemeyin. Okuyun, dinleyin, görün. Farklı düşünceleri, farklı yargıları ve kurulan her cümledeki kişisel yargıları fark edin. Bunu fark ettiğinizde kendi görüşlerinizi oluşturmak, bunları oturtmak ve buna göre şekillenmek isteyeceksiniz. Artık duyulan değil düşünülen şeyler üzerinde duracak, onlara göre hareket edeceksiniz.
Kimsenin ortaya attığı fikri, kendisinin tam anlamıyla açıklamasını beklemeyin. Kişi isterse bunu yapabilir, ama siz inkar etmekte ısrarcıysanız hiçbir açıklama uygun görünmez size. Ortaya atılanı alın, kendi bünyenizde sorguladıktan sonra kendinizi olayın dışında tutarak çözümleyin biraz. Kimin kim için nasıl göründüğünü, kimin neyi nasıl idrak ettiğini kendiniz fark edin ve doğru bilgiye ihtiyacınız olduğunda sakın herhangi birine sormayın.
Kendi doğrun sende saklı!
N’oluyoruz?
20 Mar
Bana bir haller geldi sanki ya.
Ygs için son düzlüğe girdik malum, yeterince yoğun değilmişim gibi kendime sürekli yapacak bir şeyler buluyorum. Bu arada insanların benim yaptıklarıma ilişkin yorumları, yardımlarım için teşekkürleri, kafalarında kurdukları saçmalıkları eksik olmuyor tabi.
Mesela “FreeHand MX ile Vektörel Tasarım” diye yaklaşık 400 sayfalık bir döküman geçti elime, oturdum freehand öğrenmeye çalışıyorum. Bunu sosyal ağlarımda duyurdum (twitter, facebook, myspace, friendfeed), “FreeHand MX ile Vektörel Tasarım. Teşekkürler Bilge Adam.” şeklinde. Ve farkettim ki Bilge Adam resmi twitterı üzerinden bana bir teşekkür sunulmuş. Tabii ki çok sevindim. İsteyenler http://twitter.com/bilgeadam adresinden kontrol edebilir.
Onun haricinde (ister inanın ister inanmayın) ygs için çalışıyorum baya baya. Yani benim için iyi bir gelişme oldu birden. Test çözüyorum falan, konuları tekrar ediyorum. Ama ne derecedir bilemedim.
Ya açıkcası, kafam o kadar karışık ki bu aralar. Her şey içiçe resmen. Çözümleyemiyorum olayları, sizin tabirinizle süzgeçten geçiremiyorum falan. Uzun süredir yazı yazmayışım da ondandır heralde. Yoksa aklıma milyonlarca konu geliyor gün içinde. Şöyle yazarım, bunu da eklerim falan diye. Mesela geçenlerde saman tivide iki alyans diye bir program gördüm, bu saçmalığı açıklamak istedim, ama güncelliği kaçınca benim de hevesim kaçtı tabi. Böyle içiçe giriyorlar, ne yapacağımı unutuyorum, aklımdaki şeyi çat diye yapamıyorum. Ay bana bir şeyler oluyor. Aklımın köşesinde hep bir şey var sanki. Gülümser gibi.
Kendimle kovalamaca oynuyorum dedim mi hiç size? Hani bir ara mail yağmuruna tuttunuz beni, zaten msn kullanmaktan sıkılmış olarak maile geçeyim dedim, onda da yıldırdınız. Gerçi şu aralar duruldu, teşekkürler. Ama şu kendimle kovalamaca dediğimde hep o gelir aklıma, nedenini sorma ben de bilmiyorum. Bu aralar kendi duyduğum, hissettiğim şeylerin bile nedenini bilmiyorum. Öyle boş bir his ki. Tavsiye etmem, kontrol yok gibi. Bir şey yapmak isteyip, başarabilmek için kovalayıp hep elinden kaçırmak gibi. Bazen de oralarda olduğunu sanarak koşuşturmak ama hiçbir yerde bulamamak gibi. Ne kadar zor kelimelere dökmek. Ben bile bu hale geldim bu durum karşısında düşünün işte.
Bu arada, şu Nitro’nun yeni portalını da bir türlü yayınlayamadık, boşta oldukça açıyorum bir şeyler yapıyorum, çok çok az bir şeyler falan kaldı ama işte, aklımı toparlayamıyorum. Bir karışıklığı çözdüm, bu da tamam derken çat diye iki tane çıkıyor karşıma. Mesela Samet Gönüllü’nün ricasıyla sokratst.com iletişim bölümünden bir mail atarak bana ulaşmalarını, site işini konuşacağımızı söyledim. İgili şahıs eklemiş beni, pencereyi açmamla satırlarca yazıyı görmeme sebep olan klavye tuşlamaları yapmış. Kendi kendine paranoyakça dövümüş gibi. Adama henüz sadece “merhaba” demiştim ki, adam konuyu direk “sen kimsin ki?” ye getirdi. Malumunuz açıklama gereği duymadığım şeylerdendir bu, her ne kadar bağıra çağıra reklam yapmasam da insanlar biliyor ekibimizin kimlelerle çalıştığını, referanslarımızı nelerin oluşturduğunu. Her şeyden önce Sidar Yıldırım gibi bir abim var. Her neyse, saygıdeğer (!) yetkili, kendi kendini yedi, resmi sitenin kendine ait olduğunu savundu, bol bol küfür etti ve beni engelledi sildi falan. Tabii ki öyle bir şey yok, Samet Gönüllü (sokrat st)’nün resmi sitesi de bize ait olacak. Bunun görüşmelerini çok önce yaptık biz. Domaini de duyururuz yakında, sokratst.com onlarda kalsın. Zaten panayıra çevirmişler siteyi, sağdan soldan ayıcıklar, tavşanlar çıkıyor, “üye olmazsan içerik görüntüleyemezsin kardeşş” hesabı. Sevmedim, nefret ettim. Alın hazır sisteminizi, kullanın o zaman dedim.
Ay ne çok konuştum, her şey birbirine geçmiş durumda kafamın içinde. onun için bu yazıyı okuyun geçin öylece. Ders çıkarın kendinize, hedeflere giden yollar bazen engebeli olabiliyor, bazen imkansız. Yine de gülümsemek güzel, gülümseyebilenleri görebilmek güzel. Ya da sadece sizin gözlerinizde ışıldayan gülümsemeler, en azından öyle sandıklarınız. Bir harfin dokunuşunun yarattığı.
Hiçbir şey için geç değil =)
Eee?
23 Şub
Merhabalar!
Son bir kaç saat içinde bana telefondan ulaşmayı deneyip de başaramayanlar varsa lütfen küfür etmesinler. Okulda üçüncü tenefüsteydik, birden telefonu titredi. Açtım, “Uğur Arıcı ile mi görüşüyorum?” dedi kibarlaştırılmaya çalışılan bir bayan sesi. “Evet” diye karşılık verdim. “İyi günler Uğur Bey, Yurtiçi Kargodan arıyorum.” dedi bayan. “Eee?” dedim ben de. “Adınıza bir kargo var” dediğinde de “Eee?” dedim. “İstediğiniz zaman şubeden teslim alabilirsiniz, 5,25 ödemesi var.” dedi. Ben de “Peki teşekkürler” falan derken ingilizce öğretmenimiz girmiş sınıfa. Geldi telefonumu istedi, diğer elimde de kapalı halde başka bir telefon vardı. Kendi mesaj hakkım bittiği için onu kullanıyordum. İkisini de aldı çantasına attı. O anı şaşkınlık içinde atlattım resmen. Çünkü öğle arasında olduğumuz için rahatça konuşuyordum telefonla, yani ben öyle sanıyordum.
Ders bitince falan yanına gittim işte “Öğretmenim benim telefonlarım vardı” dedim, “Eee?” dedi. “Onları geri alabilir miyim?” dedim, “Git müdür yardımcınla konuş.” dedi. Eee, şimdi gitsem bir türlü gitmesem bir türlü. Başka bir derse gireceğiz, derste telefon ne yapacaksın yasak mantığıyla vermezdi kesin, tabi bir de aynı öğretmen (ne tesadüf) daha önce de benden bir telefon almıştı, onun etkisiyle olay henüz tazeyken gidersem Vural Bey kesinlikle vermezdi telefonları. Bu düşüncelerle sınıfıma çıktım. Öğleden sonraki dört dersin ilki geometri, ortadaki ikisi seçmeli edebiyat, sonuncusu da rehberlikti. Seçmeli edebiyatımıza Vural Demir giriyor malum. Gerçi girmiyor demek daha anlamlı olur, defteri aşağıya inip imzalatıyoruz, sonra sınıfta test çözüyoruz (!) Onun dersi geldiğinde idari kata indim, sınıfa gelir mi gelmez mi diye yokladım. Her zamanki gibi niyeti yoktu. Okulumuzun çok sevdiğim sekreteri Zeynep ablamın yanına uğrayayım gelmişken dedim, bir de ne göreyim; Zeynep ablanın yüzü asık, bilgisayarda bir şeylerle uğraşıyor. “N’oldu abla?” dedim, “Benim bilgisayar vardıya” dedi. “Eee?” dedim, “İşte o çöktü” dediğinde yine “Eee?” dedim. “İşte şimdi her şeyi baştan giriyorum bana yardım eder misin?” dedi. Kabul ettim, oturdum yanına, geri kalan üç ders boyunca o okudu ben yazdım. Tabii ki bitmedi ama tüm sınıfların listesini v.s. çıkarmıştık en azından. Okul bittikten sonra da kaldım biraz. Neyse, okul dağıldı, hemen hemen herkes gitti. Tabii ki Vural Demir odasındaydı. Sınıfa çıkıp eşyalarımı almadan önce yanına gidip öğretmenim telefonlarımı istiyorum gibisinden mıymıylandım o da “Eee?” dedi tabi doğal olarak. Biraz konuştuk falan vermeyeceğini anlayınca üstüne gitmeyeyim dedim. En azından sadece bir gün kalır, üsteleseydim bir hafta, bir ay, bir dönem falan diye uzardı kesin.
Topladım eşyalarımı, telefonum yok, dışarıyla iletişimim yok, Özgürle dersaneye gidecektik o da ortalarda yok. Biraz da can sıkıntısıyla gittim durağa bindim arabaya vardım avcılara girdim kargoya dedim benim paketim varmış burada. Kadın suratıma baktıı baktıı “Eee?” dedi. Onu verin dedim falan, getirdiler, açtım paketini. Gerçi zaten beklediğim bir şeydi ama görünce dayanamadım “Aaa, Eee!” dedim. Kadın kimliğimden bakıp bir şeyler yazdığı kağıttan kafasını kaldırıp bana baktı ve “Efendim?” diye sordu. Ben de cevabı yapıştırdım; “Size demedim, Asus Eee PC bu, geçen gün siparişini verdiğim netbookum!”
Daha önceden de Bana bir netbook Lazım! demiştim =) Ya netbook aldığımı anlatmam ne kadar ilginç, uzun ve belki de saçma oldu değil mi? =)
Şu anda yatağımda uzandım, küçük canavarımı kucağıma aldım ve yazmaya devam ediyorum. Resmen aylardır bunun hayalini kuruyordum. Bu daha başlanggıç tabi, bu canavarla daha neler yapacağız neler. Ürün gerçekten mükemmel. 160 gb hdd, 1gb rami ile işimi görür düzeyde. Ses çıkışı da gayet iyi, wireless çekim gücü de hoşuma gitmedi değil. Eski laptopum karşı dairede bulunan kablosuz modemin sinyalini benim odamdan alamazken bu canavar açtığım anda gördü, hatta “Dur abi zahmet etme ben bağlanırım” derecesindeydi. Aşırı memnunum, bakalım neler göreceğiz ilerki dönemlerde. Ürünün kutusunda batery notice diye küçük bir sticker gibi bir şey çıktı, açıkçası incelemedim. MediaMarkt kaşeli, iki senelik garanti belgesi, driver cdsi, kullanım klavuzu v.s Bir de çok hoşuma giden kumaşımsı, böyle elyaf mı derler neyse artık, köşesinde Eee PC logosu bulunan küçücük bir çanta vardı kutuda. Tabi tek gözü var netbook için. Ek olarak önünde arkasında gözleri falan yok, minicik ve mükemmel görünüyor işte =) Daha önceden gittigidiyordan bir liraya aldığım parmak mouseumu da bağladım direk, bugünleri beklercesine çalıştı alet. Artık istediğim her yerden bloglayabileceğim dostlar =) (tamam her yerde internetim olmayabilir şu an, ama en azından bir notdefteri açar yazarım, sonra yaynlarım. Şu anki hedefim; bir Vodafone 3g modem almak. Hadi bakalım lım =)
Kendinize iyi bakın! Hayırlı olsun diyenleri duyuyorum, teşekkür ediyorum =)

