Lüzumsuzlukların adamı :)
sıkıntı olarak etiketli yazılar
Çünkü ben Uğur Arıcıyım!
13 Tem
Biliyor musun Uğur dedim kendi kendime. Biz aslında sadece, sadece sen ve bendik. Ben ve Uğur, yani sen ve ben işte.
Her şeyimi sana danıştım, çünkü baya baya takılıp üzerine düşündüğüm noktalarda en mantıklı cevaplar seninkilerdi, ki bir çok kere de ancak sana güvenebileceğimi görmüştüm. Bu, beni şanslı kılmandan çok, hiç değilse ölüme götürmemendendi sanıyorum. Ki büyük ihtimalle bu bana ihtiyacın olduğundandır, tek kişilikli bir deli kimsenin işine yaramaz, ben seni def edemem, sen beni yok edemezsin. Zaten bizi kimse kabullenmiyor, kabullenemez de. Onun için Uğur, bunu aklından çıkarma. Biz aslında sadece sen ve ben olacağız, diğerleri aynı gemide yol aldığımız yolcular. Ve fark ettim ki çoğunu deniz tutuyor bunların. Başta “ben iyiyim” diye avutuyorlar hani bizi, kimisi abartıp “Uğur Arıcı ile seyahat etmek benim için bir onurdur” diyip cılız bir gülümseme sergiliyor, bazısı köpürüyor, altımızdaki deniz gibi. Kimisi fırtına halindeki denizden çalkantılı, kimisi fırtına sonrasından daha çarşaf. Onların çoğu da kirli çarşaf. Beyoğlunun arka sokaklarındaki üçüncü sınıf bir motelin güneş görmeyen bir odasındaki haftalardır, belki de aylardır değiştirilmemiş bir çarşaf gibi. Odaya girdiğiniz anda anlarsınız bunu ama motel sahibi ısrarlıdır temiz olduğuna dair, odadaki düşük miktarda loş ışık lekeleri birer gölge oyunlu olarak yutmanıza bile sebep olabilir. Ama çareniz yoktur artık, ne kadar kirli olursa olsun vücudunuz en savunmasız haliyle o çarşaflardadır artık.
Deniz, deniz diyorduk. Çarşaf gibi denizler, özlem dolu bakışların fırlatıldığı ve en ufak hareketinde kocaman bir beklenti dalgası uyandıran denizler. Gerçekleri yutan, yalanları gizleyen denizler. Denizler…
Sadece karalar arasındaki sonsuz su molekülünü barındırmazlar, en büyük umutları barındırırlar içlerinde. Çünkü, her yere ulaşır onlar, az önce kıyına vuran dalga kim bilir hangi kıyılardan sekti daha önce? Acaba kaç kişi beklenti dolu kalbini açtı o dalgalara? Kimlerin izlerini taşıyor, kimlerin ağıtlarını sürükledi sana, kimlerin aşk şarkıları, kimlerin göz yaşları…
Derinde, çok derinde çok farklı şeyler var Uğur, çok gereksiz görünenleri irdelemek bizi her zaman “gereksiz konuşan” olarak gösterse de değindiğimiz detayları kullanarak göreceliliği kendi yararına kullanan insanların varlığını bilmek huzur verici değil mi?
Hep mutlu olsunlar istedik, tanıştığımız insanlar, tanıdığımız insanlar, bizi tanıyan insanlar bir şekilde mutlu olsun istedik. Onlara bu mutluluğu sağlamak için çok kere kavga ettik seninle, tabii ki ikimiz de mutlu olmalarını istiyorduk, sadece nasıl mutlu olacakları konusunda tartışmalarımız vardı. Şimdi dönüp baksak, kim mutluydu, eğer mutlularsa, hangimizin seçtiği yol doğruydu. Şimdi hangisi doğru ? Doğru yaptığımız ne vardı? Bunlar kime göre doğruydu?
Ne olursa olsun, gerçek bir gülümsemeyi ancak birileri gülünce sergileyebiliyoruz diye, onlar gülene kadar ağlamak doğru muydu? Bizi ağlatan herkesin asıl niyetinin o olmadığına odaklanıp, hiçbirine daha kızmadan affetmek doğru muydu? Yardım istiyorlar diye işimizi gücümüzü bırakmak, yapılmamış işin faturasını fazlasıyla ödemek doğru muydu?
Biliyor musun, birileri mutlu olduğu sürece doğru olduğuna inanıyorum hâlâ. İşte asıl sorun orda. Yaptıklarımızla mutlu edebildiğimiz kaç kişi var? Ya da birileri var mı? Onları mutlu etmemizle, etmeye çalışmamızla ilgilenen birileri var mı? Bizim borçlu hissettiğimiz onca insana karşın, bize karşı suçlu hisseden birileri var mı? Niye değer verdikçe değersiz olduk mesela? Değerli hissettirdiklerimiz bunu düşündü mü hiç? İstenilenleri, hatta içten içe istenilip dile getirilemeyenleri gerçekleştirmeye çalıştık hep, Uğur ve ben, ama hep göze battık, sen ve ben, hep kalabalık, hep gereksiz, hep suçlu olduk. Bazen güçlü, bazen güçsüz ama genelde güçsüzün yanında, onun da haklarının, haklı olduğu yönlerinin açığa çıkarılması için uğraştık.
Değer verdik, ne kadar değer gördük? Bu iki zihniyeti tek bedendeki çatışmalarından sıyırmaya çalışıp dışarı yansıtan tek bir ağzımız vardı ve bu ağız genelde sevilmeyen sözler sarf etti. “Seviyorum” derken bile şüphelendi herkes. Nerede ciddi olduğumuzu asla anlayamadılar çünkü. Onun için birbirimize hep sorduk, “neden?” diye.
Neden böyleydi insanlar? Neden tutarsız? Neden duyarsız? Niye her kural benim aleyhimde? Her sevgi benden uzak? Neden her bakış aşağılayıcı, her söz kırıcı? Neden her yardım tuzak dolu, her yarın karanlık? Peki neden benim değindiğim noktaları değersiz görüp atlayan insanlar, yeri geldiğinde onlara bile sonsuz önem gösterirken ben hep önemsiz oldum? Ve en önemlisi, neden ben (biz ‘Uğur ve ben’) olduğumuz gibi kabullenilemedik?
Tamam itiraf ediyorum, tabii ki bu bol “Neden?” içeren sorgulamaları yapan tek kişi ben değilimdir, ancak cevap aramaktan vazgeçen tek kişi ben olabilirim. Uğur bunu fark etmemi sağladı. “Ne yapıyorsun?” dedi, “İşte buradayım ya. Benden daha iyi bir sebep mi arıyorsun? İnsanlar bizi kabullenemiyor, çünkü ben varken sen daha fazla düşünüyorsun, daha fazla yer kaplıyorsun böylece onlar için daha fazla sorun oluyorsun. Çünkü sen, bensin. Cevap aramaktan vazgeç!”
Haklıydı, itici ve rahatsız edici olmam normal, kabul edilemeyen olmam normal, daha önce de dediğim gibi ben farklıyım, ben Uğur Arıcıyım. Sevmediklerinize sahip olan, sevmediklerinizi seven, sevmediklerinize değer veren. Sorunlarınızı dinleyen ama sorunlarını bir türlü dile getiremeyen benim mesela. Genelde karşılık beklemeden değer veren ama mutlu olabilmek için de ona değer veren birkaç kişiyi kaybetmek istemeyen de benim. Çünkü ben Uğur Arıcıyım, kimsenin anlayamadığı çocuk, bazen kendisinin bile! =)
Farklıyım!
20 Nis
Evet, farklıyım. Hepinizden farklıyım. İyi ki farklıyım…
Çok şımarık kelimeler mi? Bir durun bekleyin, daha farkı açıklamadım ki. Ne kadar ön yargılı insanlarsınız ya. Bak işte ben böyle değilim mesela, bu ilk nokta. Hiç içimden gelmiyor gerisini saymak, farklı olduğumu biliyorum, çoğunuz da biliyor, ama bunu anlatmam sanki bunu kendimi övmek için yapıyormuşum gibi gözükeceğinden kaçındığım şeylerden.
Neler var evet diyemediğiniz, neler var hayır diyemediğiniz ve neler vardı tam tersi olsun istediğiniz. Say desem bir kaç başlık dökersiniz ortaya, gerisi aklınıza bile gelmez. Ama yakınırsınız; hayat size gülmez, kimse sizi sevmez, ağlasanız güler, ölseniz bilmez… Neden korkuyorsunuz bilmiyorum, ki daha önce de bir yazımda belirttiğim gibi korkmak en gerekli hislerdendir, ama çok abartıp öyle bir saklanıyorsunuz ki geri dönememek sizin için sorun değil. Zira saklandığınız yerden hayatı görebilmek o kadar zor ki, onlarca belki de yüzlerce şeyin arkasına geçmiş daracık bir delikten izliyorsunuz hayatı. Sonra da yakınıyorsunuz her şeyden, içinde olamadığınız gerçeklerden. İnsan dahil olduğu ortamda sıkıntılarını açığa çıkarıp bunalıma girmek yerine iyi yönleriyle açıklarını kapatabilir. Anlamıyorum nasıl sıkılmıyorsunuz aynı kısır döngüden. Nasıl katlanabiliyorsunuz her şeyden sıyrılmaya, hiçbir şeyin içinde olmadan her şeye müdahele etme hakkını nasıl buluyorsunuz kendinizde? Daracık bir bakış açınız var, kuytu köşenizden izleyin olayın görebildiniz kısmını. Renkleri bile seçemezken ressam sizmişçesine her yere bir fırça daldırmaya çalışın…
İşin daha da kötü tarafı, kırıcı tarafı, itici tarafı, bunu anlatmaya çalıştığımda hiçbir olumlu tepki verememeniz. Ben sizi hayatın içine çağırıp daha çok gülebilmeye, eğlenebilmeye, geneli saçma olan sıkıntılarınızı mutluluğa dönüştürebilmeye, oyuna dahil olup haklı savaşmaya, belki de en önemlisi görerek oynamaya davet ediyorum. Ama yaptığınız tek şey anlattıklarımın dünyanın en mantıklı şeyleri olduğunu söyleyip kısa bir süre sonra bodoslama hayatınıza geri dönmeniz.
Niye hep bir yol gösterici olmalı ki? Sizi o yolun girişine getiriyorum, adım atmaya korkuyorsunuz, giremediğiniz yollarda başarılı olamadığınız için çevrenizdekilere kızıyorsunuz. Gerçekten merak ediyorum; ne için yaşıyorsunuz? Nereye doğru gidiyorsunuz?
Fark edemediniz mi yaşamın saçma döngüsünü, insanlar başta daha iyi yaşayabilmek için çalışırken şimdi çalışmak için yaşıyorlar resmen. Bunun için mi varsın? Sabahın köründe kalk, uykundan, gıdandan, sağlığından mahrum bir şekilde asgari ücretin yarısına çalıştırıldığın bir iş yerine git, üslerinin ağız kokusunu çekerek sorgusuzca it gibi çalış, akşam eve dön, televizyon seyret, başında uyukla, diğer sabah bir öncekinin aynısı olan bir hayata tekrar uyan. Ne yapacaksın peki? Ne zaman bitecek? Ne için yaşıyorsun? Bunları düzeltebilmek için bir çaba göstermemiş ve göstermiyorken neden mutsuzluktan yakınıyorsun?
Aklım almıyor sizleri, kabullenemiyorum düşünemeyen insanları. İnsan nedir sorusuna “düşünebilen hayvan” cevabını verirken çoğunuz, düşünme yetinizi kullanmayarak hayvanlığınızı kabul ettiğiniz için teşekkürler.
Bugün, tam şimdi bir daha düşün. Ne olmak istiyorsun? Karar ver. İsteklerini sırala, imkansızlığı unut ve çabala. Hiç yoktan, yaşayabilmek için çaba harcarkenki yorgunluğunla mutlu ol.
Hayat elinde bir oyun hamuru, istediğin gibi şekillendir, ya da bırak üzerine basıp geçsinler.