Lüzumsuzlukların adamı :)
sarp palaur olarak etiketli yazılar
Ne var ne yok?
14 Kas
Merhabalar;
Yine çok olmuş yazmayalı, bir zamanlar ne kadar da hevesliydim her şeyi anında duyurmaktan. Gerçi hevesimi yitirmiş değilim ancak inanın zamanım olmuyor. İsteklerime ulaşabilmek için bazı şeylerden fedakarlık yapmam gerekeceğini ve bunları yapacağımı v.s. söylemiştim sanıyorum. İşin ilginç tarafı beklediğimden daha iyi bir halde ilerliyor.
Mesela artık bir Bilge Adam olarak yazıyorum sizlere =) Uzun süredir uzun vadeli planlarım dahilinde, ki bu o planların başlangıcı olarak geliyor sanıyorum, Bilge Adam Bilişim Teknolojileri Akademisine başlamak istediğimi belirtiyordum zaten. Birkaç hafta önce bir pazar günü gidip görüştüm, sanıyorum 24 Ekimdi. Sonraki pazar gidip Bilge Adam Kariyer Paketine kaydımı yaptırdım. 27 aylık bir süreç boyunca Bilge Adam dahilindeki istediğim eğitimi alabileceğim. Şu anki planımda sırasıyla İngilizce, Yazılım ve Veritabanı Uzmanlığı, Web ve Grafik Tasarımı var öncelikle. İşin aslı bayramdan sonraki ilk pazartesi, yani 22 Kasım’da ilk dersim olan İngilizce ile başlayacağım, ondan birkaç gün sonra 30 Kasım’da paralel olarak alacağım Yazılım ve Veritabanı Uzmanlığı kursuna başlayacağım, İngilizce kursum bitince de onun saatleri dahiline Web ve Grafiği alacağım. Bu plan dahilinde beni sevindiren bir şey de, Yazılım ve Veritabanı Uzmanlığı kursumun uygulama projesi olarak teslim etmeyi planladığım sistemin Osmantan Erkır ile giriştiğimiz bir proje olması. Kapılar açmasını umuyorum.
Onun haricinde çalışmaya devam ediyorum, yine sabah 7 sularında kalkıp dükkana gidiyorum, akşam 8 civarı oradan çıkıyorum. İşten sonra eğleniyorum falan. Ne bileyim görüştüğüm kişiler oluyor. Arkadaşlarımla buluşuyorum, abimle görüşüyorum, Sarp Palaur ya da Sidar Yıldırım’a ziyarete gidiyorum falan. Bu gibi durumlarda eve geldiğim en erken saat 11 oluyor, annem bu durumdan memnun olmuyor. Sonunda dayanamayıp bana bir anahtar yaptırdı ancak şansa bakın ki bana yaptırdığı anahtar, anahtar yuvasında boşa dönüyor ve kapıyı açmıyor.
Zaten kadın cebimden çıkan antik kuntik şeyler yüzünden sinirleniyor sık sık bana, neyi sorsa “Atma ya dursun” diyorum. Fırat gibi oldum iyice “bi’ şey yapılır ki bunla” hesabı. Ama genel durumum biriktirme sanıyorum. Mesela son iki yılda falan alıp yüklediğim her kontör kart üzerinde tarihiyle beraber duruyor, gerçi artık internet şubesinden yüklüyorum, alın işte ne büyük bir değeri oldu şimdi onların. Ondan ziyade seneler öncesinden kalan market fişleri var, mesela onuncu sınıfı bitirdiğim senenin yaz tatilinde yazlıktaki arkadaşlarla mangal yapma amacıyla markete gidip alışveriş yapmışız onun fişi duruyor, aylar önce eski bir bayan arkadaşımla Kadıköyde pek sevdiğim bir çikolatacıya gitmişiz onun fişi duruyor, baktıkça o anla ilgili ilginç şeyler geliyor insanın aklına. Cüzdanımda da kurumuş bir çiçek var mesela, nedensizce taşıyorum onu, arada para çıkarmak için falan açınca gözüme çarpıyor, gülümsüyorum. Hatta bir çılgınlık yapıp ulaşabildiklerimi masanın üzerine yığıp bir resmini çektim, 3G+ özelliği olan yüksek teknoloji ürünü telefonumla fespuka yükleyip oradan alayım yazıya ekleyeyim de onun üzerinden de bir şeyler anlatayım madem =)

Cüzdanımın şeffaf gözünde gözüken Türk bayrağını bir seneden uzun bir süre önce Kadıköy’de Hilal ile gezerken almıştım. Onun yanında eski bir resmin pir parçası gözüküyor. O gözü biraz kurcaladım da neler var, 2 sene kadar önce gelen rahatsız edici aramalardan bıkıp özel numaramı değiştirdikten sonra aldığım ve hali hazırda kullandığım sim kartımın bilgilerinin bulunduğu kart var. Eski dersane arkadaşım Öznur’un kepli bir resmi var, aynı şekilde ortağım Ahmet’in yıllık için çektirdiği artistik bir resmi var. En ilginci 2007 ya da 2008de okulla gittiğimiz adalar gezisinde piknik alanına giriş için aldığımız bilet var mesela =) Sonra onun yanındaki iki küçük şeffaf gözdeki fenerbahçe armasının bulunduğu rozet ve yanındaki jeton, jeton yanlış hatırlamıyorsam 3 sene önceden, rozet de 2den fazladır, orada duruyorlar işte öyle. büyükçekme sahilinde dayımla hava hokeyi oynarken o zamanlar 1 yaşında falan olan kuzenim uyuklamaya başlayınca berabere giden maçı sonraki sefer sonlandırmak için son jetonu cüzdanıma koymuştum, hala orada. Onun haricinde reçeteler görülüyor, geçen sene rapor almak için hastanelere falan gittiğimde verilen ve asla ilaçları alınmayan reçeteler. YGS, LYS ve KPSS için yaptığım ödemelerin makbuzları, E-Devlet başvurumdan sonra verilen belgeler, bayramdaki uçuş için biletim, bankamatiklerden aldığım mini dekontlar, bir gümüş yüzük, alışveriş fişleri, kimliğim, o bahsettiğim kuru çiçek, flash belleklerim, STR’ye kestiğimiz faturanın bir nüshası v.s.
Ve dediğim gibi bunlar bu yığının çok çok çok ufak bir parçası =) Böyle şeyleri saklamayı, bakıp o anlara dönmeyi seviyorum. Geçmişinizde gelip geçen olaylar, kişiler olabilir, bunları sonradan zaman kaybı falan gibi görebilirsiniz ama değiller, her şeyin bir yeri oluyor işte, bunlar hatırladıkça sizi sinirlendirse de, üzse de unutmaktan iyidir, ki genelde mutlu eder, küçük bir tebessüm oluşturur dudaklarınızda, ne gerek var yok etmeye? =)
Nereden nereye getirdim olayı yine ya. Neyse birkaç bir şey daha şaapıp bitireyim madem. Mesela çocukluğumdan beri ilk defa bu kadar heyecanla beklediğim bir bayram var önümüzde. Kurban Bayramı! Bana kalsa kurban olayı dinin kendisinden bile saçma ama toplumcu kişiliğim ağır bastığı için insanların bir vesileyle mutlu olması ve bundan zarar görenler genel olarak insan olmadığı yine de sevindirici olabiliyor. Ondan ziyade, iki senedir tatile çıkmayan bir kişi olarak, uzun zamandır gitmek istediğim yer olan Antalya‘ya gidiyorum bayramda! Bilenler biliyor oraya neden tutkun olduğumu! =) Süprizi kaçmasın, bilmeyenler de ben oradaykenki durum güncelleştirmelerimi ve mobil yüklemelerimi takip etsin, sonrasında da detaylı bir yazı yazarım sanıyorum.
Bu arada, bu Nitro Şehrine gelsin olayı da sürüyor, mini sistemimiz de hazır gibi yakında yayına koyarız, zaten Antalya gezisi de bir nevi Nitro Şehrine Gelsin kapsamında olacak. Ben ilk gün gideceğim, Ahmet 3. günü gelecek, son günün akşamı beraber döneceğiz. Ohoo daha neler neler =)
Geçenlerde Sarp Palaur’un doğum günüydü malum (09.11.10) ona da değineyim kısaca, geceden bir sistem kurduk hayranların kutlamaları için, gelen mesajlar beni de çok sevindirdi doğrusu. O günün akşamında aile içi diyebileceğimiz ufak bir kutlama yaptık; Sarp Palaur, kız arkadaşı, Sidar Yıldırım, Samet Gönüllü, Cuma Sarısaç, sonradan eklenen Uygar abi, Ahmet ve ben olarak. Gerçekten keyifliydi. Çok kısa değineceğim ve beni gerçekten çok mutlu eden, duygulandıran bir konu ise, o günden birkaç gün sonra ameliyattaki bir hastamız için kan ararken Sidar Yıldırım’ı aramam ve sorgusuz sualsiz hastane adını isteyip yarım saat içinde Sarp Palaur ve yine kız arkadaşıyla beraber hastanede olmalarıydı. Siz gerçekten mükemmel insanlarsınız, teşekkür ederim =)
Neyse, yine çok uzattım, oradan oraya atladım. Güncel tutmaya çalışacağım, hepinizden rica ediyorum, lütfen kendinize çok çok iyi bakın =)
Deli miyim?
5 Nis
Söyle söyle çekinme. Alışkınım ben hepsine. Gerek yok dinlemene de. Konuş konuş, kim dinliyor ki, kimene.
Özlemişim yazmayı ya. Ne kadar yoğunsam sanki, ama zaman ayırmam gereken şeyler var tabi, gerisi de benim üşengeçliğim çaktırmayın. Uzun süredir yazamıyorum falan, bana ulaşabildiğiniz her yerden bir şeyler karala diyorsunuz, beceremiyorum zaman olmuyor falan diye geçiştiriyorum. Hadi üşengeçliği de geçtim, yazı yazmak için oturuyorum, gelmiyor aklıma hiçbir şey resmen.
Bir de fark ettim ki, artık canım sıkkınken daha fazla bir yazma isteği doğuyor içimde. Çoğunuzun duası gibi bir şey. Deli miyim neyim? Bir türlü olamadım ya sizin genellemeleriniz içinde, bir türlü de garipseyemedim bunu. Ah ki ne ah.
Ee, bakalım, ne yaptın da yazmıyorsun diyenlere yazıyorum şimdi, kısaca açıklayayım bari. Pek kısa olmayacak sanki;
Aklıma ilk gelen Boğaziçi Üniversitesi gezisi oldu resmen, ben daha önce bizim sınıf ile gitmiştim, ama bloglamamışımdır büyük ihtimalle. Twitlerden falan görebilirsiniz. Geçtiğimiz günlerde de okulda avareydim öyle, baktım kapı kısmına doğru bir hareketlenme falan var, ee içinde tanıdık yüzler de var. Hemen koştum gittim, sordum soruşturdum, Boğaziçi Üniversitesine gittiklerini öğrendim aralarına sızdım. Bindik servise gittik, kaçak bir şekilde içeri girdik. Malum koskoca üniversite n’apacak sanki liselilerle, ziyaretçi kabul etmiyor tabi. Biz de biz sizin öğrenciniz ya hesabı elimizi kolumuzu sallaya sallaya dalıyoruz içeri dolaşıyoruz her yeri. O zaman üzerine bomba sarmış biri falan da gayet girebilir mi derseniz, evet girebilir. Allahu ekber der çeker pimi. Ohh miss.
Neyse, daha önceden de gittiğim için pek yenilik yoktu, hatta bu bilgilerimi diğer arkadaşlara artistlik hareketler olarak sundum. Yok efendim burası şöyle, şurada şöyle yapıyorlar. Bu kantinin tostu iyi, sıcak çikolatayı diğer taraftan alırız, en iyi manzara aha da şuradan gözüküyor gibi. Ama geçen seferkinden farklı olarak bu sefer Bebek çıkışından çıktık. Çetin bir yokuştan aşağıya doğru inerken Beren Saat (bu isim nereden tanıdık geliyor lan diyenler için gelsin: Bihter) böyle yeşil Range Rover’ı ile hoop süzülmüş yanımızdan. Birileri koştu peşinden ışıklarda yakaladı bak baktı falan böyle, ilginç bir manzara tabi. Neyse döndük Rumeli Hisarı’na doğru, aha ileride de gayet Aşk-ı Memnu çekim araçları, böyle koca koca kameralar falan var. Açmışlar bir masa yok soğuk sandviç, ılık kahve, sıcak çay takılıyorlar öyle. Merhaba dedim, afiyet olsun dedim. Yüzsüz herifler, 20 tanesinden 5i kafayı kaldırdı bir şeyler dedi. Diğerleri de yemek yerken ki hayvanlıklarını gizlemek için falan olsa gerek ki bir şey diyemediler. Malum boru değil; Uğur Arıcı!
Neyse efendim, Rumeli Hisarından -afedersiniz kıçımıza baka baka- geri döndük.Haftada sadece bir gün ziyaretçi kabul edilmiyor, o da çarşamba, o da bizim gittiğimiz gün. Bu sefer aynı şekilde geri döndük, Bebek Camii’nin önünde buluşulacağı oradan servislere binileceği söylenere, belirli bir saatte orada olmamız istendi. Yürüdük mürüdük,, yolda ilginç olaylar yaşadık falan. Eğlendik baya ve sonunda vardı bahse konu mekanda. Millet oturdu yemek yiyor falan, ben de çakalımya, açtım hemen netbookumu, baktım kablosuz ağ var mı diye. Varmış. Çat diye bağlandım. Açtık fespuktan Ata Demirer’in Fasulya klibini izliyoruz falan derken. Özgür geldi “Oğlum Ata’yı bulduk lan!” dedi. Hee dedim gel izle. Yok oğlum aha karşıda oturuyo herif falan diyince başta şöyle bir sallandım falan ama sonra dank etti; “Bebekteyiz lan!” Hemen topladım aleti edavatı, gittim yanlarına. Harbiden o, Ata Bey oturmuş yolun karşı köşesindeki bir lokantaya, bir kaç kişinin muhabbetinin de eşliğinde yemek yiyor. “Gidelim”, “gitmeyelim” falanlar havada uçuştu falan, dedim ben gidiyorum gelen gelsin. Hoop geçtim karşıya tam varacağım yanına döndü yanındaki bayana bir şeyler anlatmaya başladı falan. Ben de bozuntuya vermeden devam ettim dümdüz, arkadaşalr da peşimde tabi. Sonra aynı şekilde geri döndüm, baktım yemeğe dönmüş, hemen yönümü sapmadan gittim yanına. “Merhaba abi, seni görmek ne kadar güzel, demin Fasulyayı izliyorduk arkadaşlarla, çok iyi olmuş, filme de gittim o da çok iyi abi” falan gibi baya bir şey sıraladım. Ben konuşurken o bir şeyler çiğniyordu falan, o arada ben de elimi uzattım elimi sıktı, yutabilince “Saol canım”dedi ve ben de konuşmanın orada bittiğini varsayarak gittim servisime bindim, okuluma döndüm. Sevindirici oldu tabi, severim Sayın Ata Demirer’i =)
Okulda kısa süreli bir ziyaretten sonra evime dönmek üzere çift katlı otobüse bindim, üst katta en arkaya oturdum. Ne yazık ki kendi durağımı geçerken uyumaya devam etmişim öylece. N’apsam, n’apsam derken geldiğimiz durağa bir baktım; Sarp abiye gayet yakınım. İndim ona gittim, evdeydi. Baya da özlemiştim, yemek yaptık, yedik, bol bol sohbet ettik. Tabi onsuz gittiğim için ortağım Ahmet Faruk Kara (power) bir hayli tepki gösterdi bana, kendisinin de yalnız gideceğini ve intikamını alacağını falan da ekledi.
Ondan sonraki, ya da ondan da sonraki gün ise İstanbul Üniversitesindeydim. AlpEren abim orada okuyorlar malum, beni kapıdan aldı, gayet hoş bir sunumla okulu tanıttı bana. Zira Boğaziçinde “Zaten öğrenciyiz biz” ayağına takıldığımız için her şeyi tabelada yazanlar dahilinde yorumluyorduk. Orada baya derin şeyler falan öğrendim. İşin ilginç kısmı; arkadaş o okuldan çıkıyorsun, tramvay raylarının okul tarafında kalan değil diğer tarafında kalan bölümde bir büfe var ki ne büfe. Büfe demeye şahit falan istemez, hiç kimse oranın büfe olduğuna dair şahitlik etmez çünkü. Envai çeşit yiyecek falan var, kavurmalı tost yedim aşık oldum. Sosisli m idersiniz, köfte mi, içli köfte mi, patlıcan, kabak, havuç, soğan falan kızartma mı dersiniz. Böyle mezesidir ezmesidir, ne ararsan var. Sosisli siparişi veriyorsunuz, adam ne koyayım içine diyor çatır çatır dizdiriyorsunuz, amerikan salatasından biber salçası tarzı bir şeye, dediğim kızartlamardan bildiğiniz patates kızartmasına her şey var. Malum günümüzün büfelerde olmazsa olmazı tavuk dönerleri falan da var. O tarafa giderseniz turistlere gacırdatma niyetindeki lokantalardan ziyade o büfeyi tercih etmelisiniz.
Başka da hatırımda kalmış bir şey yok pek. Cumartesi günü her cumartesim gibi geçti. Sabahtan dükkana, oradan dersaneye, oradan da eve. Ne odun bir yaşantım var resmen. Aa bu arada, cuma günü yanılmıyorsam Vurgu‘nun yeni albümünün (Fırlama Darbuka) kapağının teslim mailini attım. Yani dosyalrı paketledim, mailde eke koyum yolladım. Yaptığım buydu. He bir de tracklisti yazdım falan o kadar. Albüm gerçekten iyi olmuş bence. Malum Türk Malı jenerik müziğini de X-ir Gökdeniz ile birlikte yaptılar. İndirin dinleyin yani, insanlar emek verip böyle güzel şeyleri ücretsiz olarak sunuyorlar size, bunları değerlendirin.
Cumartesiye dönecek olursak, tek ilginç yanı gece geç saatlerde Furkan Özkan’a kişisel sitesi (mahsusa.org) için yardım etmem oldu. Gayet zevkliydi, kod avcılığına bayılıyorum. Kodları elimize verip, içindeki bir kaç şifrelemeyle falan bir çok şeyi engelleyebileceğini düşünen tema tasarımcılarına da şaşırıyorum. Bırakın istediğimiz gibi düzenleyelim arkadaşım, illa senin isteyip hazırladığın şekilde mi olmalı. Neyse tabii ki kurtulamadı, bir şeyler yapmaya çalıştım işte. Furkan arkadaşımız da sitenin ayak kısmına (tamam footer işte) Düzenleme : Uğur Arıcı diye bir ibare düşmüş. Sevinemdim desem yalan olur resmen. Buradan teşekkürlerimi iletiyorum ona.
Bu arada her türlü moral sağlayacak mailinizi falan kabul ettiğimi bilesiniz. Şu sıralar kafama takılan, canımı sıkan çok şey oluyor. Çözüme gitmeye uğraşsam da sorunlar çıkıyor bazen.
Buraya kadar okuyup da “Bu ne lan, bir şey anlatmamış ki, odun gibi yazmış.” diyenler için özürler gelsin efendim.
Hiçbir şeyin hevesinizi köreltmemesi dileğiyle =)
