Lüzumsuzlukların adamı :)
pumax epidemic olarak etiketli yazılar
Bana Sorma
26 Mar
Niye? Neden? Nasıl?
Beklenti kokan kelimeler, öyle bir dökülür ki ağzımızdan. Bir çırpıda, tüm harfleri birbirine katarak. Aynı anda kalp atışlarımız hızlanır, merak ederiz, saniyler belki de saliseler içinde kendimizce cevaplar üretiriz. Yüzlerce, binlerce saçma ve alakasız cevap yankılanır kafamızda. En korkuncu, en alakasızı olsa da en korkuncu saplanır kalbimize, cevap olarak o şeyin geleceğinden o kadar çok korkarsınız ki. O heyecanı yaşamak mükemmeldir. İnsan bedeninin bilinmezliğe verdiği tepki her zaman ilginçtir. Ki bunu izlemek de en az o kadar ilginçtir.
İzlemek için de ilginç kelimesini kullandım. Çünkü bu bazen bize zevk verirken bazen de delirtici derecede sinirlendirir. Ki bu gibi durumlarda bu izleyicilerden bir kısmı zevk alırken bir kısmı sinirlenir falan. İşin aslı şu; eğer bilinmezliğin kaynağı bizsek sonuca gitmek için en karışık yolu seçer, lafı uzatır, uzatır ve uzatırız. Ağzımızdan çıkan her kelimeyi sabırsızlıkla bekleyen ve hızlıca sindiren kurbanımız ise bir yandan hemen sonuca ulaşmamızı ister, bir yandan bu bilinmezliğin içinden fırlayacak olumsuz yargının korkusuyla zamanın öylece donmasını ve her ne kadar itici de görünse o heyecanı yaşamaya devam etmek ister. Gelebilecek kötü sonuç için ne kadar hazırlanılmış da olsa o konuşmayı dinlerken heveslenir, heyecanı doruğa ulaşır ve gelebilecek en küçük olumlu yanıta kilitlenerek bir yandan da kaçmaya hazırlanır. O andan sonra verilen her cevap aynı etkiyi yaratır, olumlu ya da olumsuz. Bir şekilde cevabı vermişsinizdir ve artık her şey bellidir o durum için. Bundan sonra yapılacak şey ya olumsuzluk için üzülmek ya da olumlu cevap için sevinmek olacaktır.
Kuşkusuz; ikisi de o cevabı beklerken ki hissettiğimiz heyecanı vermeyecektir. Kazandığımızı öğrendikten sonra altın madalyanın gelmesini, o cevabın verilmesini beklediğimiz kadar büyük bir iştahla beklemeyiz mesela.
Onun için; bilmek en büyük hazinedir.
Daha önemli olan ise doğru bilmek ve bu bilgiyi doğru yerde kullanabilmektir. Ve doğru bilgiyi bulmak için çaba sarf etmek tabi. Hiç kimse bir diğerine doğru bilgiyi aktaramaz. Her cevap özgün yargılar içerir ve kişiden kişiye farklılık gösterir. Eski Molar misafirliğe gelen arkadaşlarına geceyi rahat geçirebilmesi için eşini vermeyi gayet doğru ve dolayısıyla gerekli görürken, bu bizde imkansız, imkanlı olursa da cinayet sebebi halindedir. Kimsenin size gelip doğruyu açıklamasını, kendinize o söylenenlerden bir pay çıkarmayı beklemeyin. Okuyun, dinleyin, görün. Farklı düşünceleri, farklı yargıları ve kurulan her cümledeki kişisel yargıları fark edin. Bunu fark ettiğinizde kendi görüşlerinizi oluşturmak, bunları oturtmak ve buna göre şekillenmek isteyeceksiniz. Artık duyulan değil düşünülen şeyler üzerinde duracak, onlara göre hareket edeceksiniz.
Kimsenin ortaya attığı fikri, kendisinin tam anlamıyla açıklamasını beklemeyin. Kişi isterse bunu yapabilir, ama siz inkar etmekte ısrarcıysanız hiçbir açıklama uygun görünmez size. Ortaya atılanı alın, kendi bünyenizde sorguladıktan sonra kendinizi olayın dışında tutarak çözümleyin biraz. Kimin kim için nasıl göründüğünü, kimin neyi nasıl idrak ettiğini kendiniz fark edin ve doğru bilgiye ihtiyacınız olduğunda sakın herhangi birine sormayın.
Kendi doğrun sende saklı!
Eee?
23 Şub
Merhabalar!
Son bir kaç saat içinde bana telefondan ulaşmayı deneyip de başaramayanlar varsa lütfen küfür etmesinler. Okulda üçüncü tenefüsteydik, birden telefonu titredi. Açtım, “Uğur Arıcı ile mi görüşüyorum?” dedi kibarlaştırılmaya çalışılan bir bayan sesi. “Evet” diye karşılık verdim. “İyi günler Uğur Bey, Yurtiçi Kargodan arıyorum.” dedi bayan. “Eee?” dedim ben de. “Adınıza bir kargo var” dediğinde de “Eee?” dedim. “İstediğiniz zaman şubeden teslim alabilirsiniz, 5,25 ödemesi var.” dedi. Ben de “Peki teşekkürler” falan derken ingilizce öğretmenimiz girmiş sınıfa. Geldi telefonumu istedi, diğer elimde de kapalı halde başka bir telefon vardı. Kendi mesaj hakkım bittiği için onu kullanıyordum. İkisini de aldı çantasına attı. O anı şaşkınlık içinde atlattım resmen. Çünkü öğle arasında olduğumuz için rahatça konuşuyordum telefonla, yani ben öyle sanıyordum.
Ders bitince falan yanına gittim işte “Öğretmenim benim telefonlarım vardı” dedim, “Eee?” dedi. “Onları geri alabilir miyim?” dedim, “Git müdür yardımcınla konuş.” dedi. Eee, şimdi gitsem bir türlü gitmesem bir türlü. Başka bir derse gireceğiz, derste telefon ne yapacaksın yasak mantığıyla vermezdi kesin, tabi bir de aynı öğretmen (ne tesadüf) daha önce de benden bir telefon almıştı, onun etkisiyle olay henüz tazeyken gidersem Vural Bey kesinlikle vermezdi telefonları. Bu düşüncelerle sınıfıma çıktım. Öğleden sonraki dört dersin ilki geometri, ortadaki ikisi seçmeli edebiyat, sonuncusu da rehberlikti. Seçmeli edebiyatımıza Vural Demir giriyor malum. Gerçi girmiyor demek daha anlamlı olur, defteri aşağıya inip imzalatıyoruz, sonra sınıfta test çözüyoruz (!) Onun dersi geldiğinde idari kata indim, sınıfa gelir mi gelmez mi diye yokladım. Her zamanki gibi niyeti yoktu. Okulumuzun çok sevdiğim sekreteri Zeynep ablamın yanına uğrayayım gelmişken dedim, bir de ne göreyim; Zeynep ablanın yüzü asık, bilgisayarda bir şeylerle uğraşıyor. “N’oldu abla?” dedim, “Benim bilgisayar vardıya” dedi. “Eee?” dedim, “İşte o çöktü” dediğinde yine “Eee?” dedim. “İşte şimdi her şeyi baştan giriyorum bana yardım eder misin?” dedi. Kabul ettim, oturdum yanına, geri kalan üç ders boyunca o okudu ben yazdım. Tabii ki bitmedi ama tüm sınıfların listesini v.s. çıkarmıştık en azından. Okul bittikten sonra da kaldım biraz. Neyse, okul dağıldı, hemen hemen herkes gitti. Tabii ki Vural Demir odasındaydı. Sınıfa çıkıp eşyalarımı almadan önce yanına gidip öğretmenim telefonlarımı istiyorum gibisinden mıymıylandım o da “Eee?” dedi tabi doğal olarak. Biraz konuştuk falan vermeyeceğini anlayınca üstüne gitmeyeyim dedim. En azından sadece bir gün kalır, üsteleseydim bir hafta, bir ay, bir dönem falan diye uzardı kesin.
Topladım eşyalarımı, telefonum yok, dışarıyla iletişimim yok, Özgürle dersaneye gidecektik o da ortalarda yok. Biraz da can sıkıntısıyla gittim durağa bindim arabaya vardım avcılara girdim kargoya dedim benim paketim varmış burada. Kadın suratıma baktıı baktıı “Eee?” dedi. Onu verin dedim falan, getirdiler, açtım paketini. Gerçi zaten beklediğim bir şeydi ama görünce dayanamadım “Aaa, Eee!” dedim. Kadın kimliğimden bakıp bir şeyler yazdığı kağıttan kafasını kaldırıp bana baktı ve “Efendim?” diye sordu. Ben de cevabı yapıştırdım; “Size demedim, Asus Eee PC bu, geçen gün siparişini verdiğim netbookum!”
Daha önceden de Bana bir netbook Lazım! demiştim =) Ya netbook aldığımı anlatmam ne kadar ilginç, uzun ve belki de saçma oldu değil mi? =)
Şu anda yatağımda uzandım, küçük canavarımı kucağıma aldım ve yazmaya devam ediyorum. Resmen aylardır bunun hayalini kuruyordum. Bu daha başlanggıç tabi, bu canavarla daha neler yapacağız neler. Ürün gerçekten mükemmel. 160 gb hdd, 1gb rami ile işimi görür düzeyde. Ses çıkışı da gayet iyi, wireless çekim gücü de hoşuma gitmedi değil. Eski laptopum karşı dairede bulunan kablosuz modemin sinyalini benim odamdan alamazken bu canavar açtığım anda gördü, hatta “Dur abi zahmet etme ben bağlanırım” derecesindeydi. Aşırı memnunum, bakalım neler göreceğiz ilerki dönemlerde. Ürünün kutusunda batery notice diye küçük bir sticker gibi bir şey çıktı, açıkçası incelemedim. MediaMarkt kaşeli, iki senelik garanti belgesi, driver cdsi, kullanım klavuzu v.s Bir de çok hoşuma giden kumaşımsı, böyle elyaf mı derler neyse artık, köşesinde Eee PC logosu bulunan küçücük bir çanta vardı kutuda. Tabi tek gözü var netbook için. Ek olarak önünde arkasında gözleri falan yok, minicik ve mükemmel görünüyor işte =) Daha önceden gittigidiyordan bir liraya aldığım parmak mouseumu da bağladım direk, bugünleri beklercesine çalıştı alet. Artık istediğim her yerden bloglayabileceğim dostlar =) (tamam her yerde internetim olmayabilir şu an, ama en azından bir notdefteri açar yazarım, sonra yaynlarım. Şu anki hedefim; bir Vodafone 3g modem almak. Hadi bakalım lım =)
Kendinize iyi bakın! Hayırlı olsun diyenleri duyuyorum, teşekkür ediyorum =)
Şifremi nereden biliyorsun ki?
18 Şub
Gayet Uğur Arıcı olarak eve geldiğim günlerden birinde henüz üzerimdeki fazlalıkları yeni çıkarmış ve elimi yıkarken annem içeriden seslendi; “Oğlum sana posta geldi iki tane” diye.
Nasıl ya, nereden biliyorsun ki, geldiyse bana gelmiştir, bırakın artık hesaplarımı karıştırmayı, hep şifreleri hatırla dediğim için oluyor, ya mail hesaplarına da şifresiz girilmiyor ki benim, sen şifremi nereden biliyorsun ki? Gibisinden söylenerek gittim bilgisayarın başına. Annem yine kendi kendime konuştuğumu düşündüğünden olacak ki bana bir karşılık vermedi. Geldim oturdum bilgisayarın başına, açtım Operayı, mail adreslerimi kontrol ettim. Herhangi bir mail yoktu. Merakla girip hotmail hesabımı da kontrol ettim orası da yeni bir şey barındırmıyordu. Neyse diyerek geçtim kodlamaya devam ettim.
Bilgisayar başından kalkınca bir şeyler atıştırmak üzere mutfağa geçtim. Annem beni görünce “Baktın mı ne gelmiş. Ben anlayamadım” dedi. İyice kafam karıştı. “Ya anne” dedim. “Ne postasından bahsediyorsun tüm maillerimi kontrol ettim gelen giden yok. Kafa mı buluyorsun benimle?” Gelen cevabı hiç beklemiyordum.
“Ne şifresi yavrum, kapının oradaki rafa koydum işte iki tane zarf var, google falan yazıyor renkli renkli” Birden şok geçirdim. beynimden milyonlarca düşünce aktı gitti. Birileri bana posta ile, bildiğimiz zarfla yollanan şeylerle falan, ptt aracılığıyla bir şeyler göndermişti. Hem de zarfın üzerinde google falan yazıyordu demek. Koşa koşa gittim baktım, gerçekten de iki zarf duruyordu. Üstte duranda bigibid yazıyordu, gülümseyen yüz maskotuyla. Yaptığım alışverişin faturası olduğunu direk anladım. Ama alttakini görünce başta şaşırdım sorna da çıldıracak derecede sevindim.
Google adıma bir zarf yollamıştı. Zarfın sağ tarafındaki adres penceresinden adım ve ev adresim gözüküyordu. Ancak ilginç oalrak bu zarfın sol kısmıan doğru bi pencere daha vardı, ve burada da kocaman harflerle falan 100TL yazılmış ve altına daha küçük harflerle eklenmişti “AdWords Kuponu”.
Google, senelerdir kullandığımız reklam hizmetinden kaynaklı sanıyorum (gerçi biz hep reklam barındırıyoruz, sadece bir kaç kez kullandık google’a reklam vermeyi. etkin bir çözüm bence) 100 liralık bir deneme kuponu yollmış bana. Kuponu bu ayın sonuna kadar (28 Şubat 2010) kullanırsam kuponun değeri 100 lira olarak işlenecek, ama bu tarihten sonra 80 liraya düşecekmiş.
Neyse, işin ilginç tarafı, kargoyla gelen ürünleri v.s. saymıyorum, bu benim adıma gelen ilk postaydı resmen. Yani ilkokul ikinci sınıftayken öğretmenimiz bize yılbaşı kartı hazırlatıp, sonra bizim evin 2 sokak aşağısındaki postaneden kendi evlerimize postalamamızı istediği günü saymazsak. Amaçları bize postanın nasıl işlediğini falan öğretmekti sanıyorum. Ama o benim hayatım boyunca aldığım tek postaydı ve onu da kendime yollamıştım. Şimdi bu gelen bigibid faturam ve google adwords kuponum çok değerli diyebilirim benim için. Sonuçta artık çok fazla mail alsam da (evet evet bunu okuduğunuzu biliyorum, saçma saçma mail atanalra da küfrettiğimi unutmayın ama. Hâlâ “slm nbr?” diye mail atanlarınız var) posta yoluyla bir şeyler almak çok zevkli.
“Ayy kıyamam, adresini ver ben sana yazar bir şeyler yolalrım” diyen hanım hanımcık bayanlarımız (ya da delikanlı dostlarımız) varsa yazışmak için adres verebilirim. Belki nostalji olur biraz, anılar canlanır. Ama ikinci mektupta msn, mail, telefon gibi bilgiler olmayacağına garanti vermelisiniz.
Hayatımız ne kadar elektronikleşti değil mi? Bazı şeylerin, annelerimizin, hatta ananelerimizin, anlattığı gibi sürdüğünü görmek değişik duygular katıyor insana =)
Bakar mısın?
17 Şub
Efendim ? Ben mi?
Evet evet sen. Sabahtan beri dikkatini çekmeye çalışıyorum. Saçlarımla oynuyorum, üstüne yıkılır gibi oluyorum, gözlerinin içine bakıp bana döndüğünde bakışlarımı kaçırıyorum, sırf sen duy ve ilgini çeksin diye arkadaşıma yüksek sesle bir şeyler anlatıyorum falan. Niye hiç bir tepki göstermemekte ısrar ediyorsun ki?
Farketmedim sanmayın, insanlar sürekli bunları tekrar ediyor. Uzun süredir gözlemliyorum, özellikle şu metrobüs seyahetleri sırasında daha belirgin oluyor. Özellikle okul günleri, okul giriş-çıkış saatleri civarında metrobüs ile seyahet eden liseli öğrenciler, yaşıtlarında bir karşı cins gördüğünde (sanıyorum artık refleks olarak) bu tepkileri veriyor. Bugüne kadar gidip konuşup da muhebbeti bağlayan, tek tek binip de araçtan beraber ayrılan kimseyi göremedim. Demek ki neymiş? Metrobüs ‘manita’ ayarlamak için uygun bir yer değilmiş. Zaten insanlar üstüste seyahat ediyor. Şansını zorlama işte.
İşin acı tarafı, bu moda girmiş olan biri kestiği kişi herhangi bir durakta indiğinde, arkasından hüzünlü hüzünlü bakıyor. Eğer ki inen kişi de, inmeden önce onun bu hareketlerini farketmiş ve inceden karşılık vermişse, indikten sonra o da dönüp bakıyor. Resmen bir ayrılık sahnesi canlanıyor. Sanırsın ki büyük bir aşkın son saniyelerine tanık oluyorsun.
Tabi bu aşka en uygun özlü sözler de şunlar olur heralde:
Gönlünde yer yoksa sevgilim, farketmez ben ayakta da giderim.
Aşk bir metrobüstür binmesini bilmeli, son durağa gelmeden inmesini bilmeli.
Geri geldim!
17 Şub
Heey!
Özlemişim yazmayı resmen. neden bu kadar uzun süre yazamadım bilmiyorum. Bazı blog yazarları için bu süre gayet normal, hatta daha fazla da beklenebilir diye düşünenler de var. Ama ben hep farklı düşünürüm zaten.
Yazamadığım o uzun zaman diliminde neler yaptım neler. Gerçi artık cepten facebook eleş olduğu için minik bloglamalar yapıyorum. Merak eden yine takip ediyor. Hem blogladıklarım, tüm sosyal ağlardaki hesaplarıma durum güncellemesi olarak düşüyorya artık. Bu yazıyı okumak için oradan bir bağlantıya tıklamışsınızdır belkide. Aa, bir de facebook notlarım bölümüne blogumdan rss aracılığıyla aktarım yapıyorum. Böylece artık bloglarım otomatik olarak facebookda birer not haline geliyor. Ay neler neler yapmışım.
Mesela aylardır, belki senelerdir fotoğraf çektirmiyordum. Hatta yüklediğim fotoğraflar falan hep 2008 bilemedin 2009 tarihliydi. Ama artık bir çok fotoğrafım var değişik değişik. Profesyonel stüdyoda çekilen de var tabi, yıllık için gittik çektirdik. Sevmedim desem yalan olur. Ayrıca o arada çok sevdiğim ekipmanlarım da yuvaya döndü. Gelir gelmez ortaklarımdan Ahmet Faruk Kara (power) için seferber oldular, sonra da bana hizmet ettiler. Bilen bilir hobi olsun eğleneyim diye kayıt alırım. Eh işte fena olmadı bence. (Yazıyon yazıyon da, nerden dinleyeceğiz bunu ya diyenlere myspace diyorum) Parçayı sevdiğim insanlardan Chivas ile beraber yaptık. Açıkçası çok sağlam işler yapıyor. Ekipmanını güçlendirmesi gerekli şu an sadece. Onun dışında her şeyini beğeniyorum.
Parçanın adresini verdik, fotoğrafları da flickr ve facebook’a ekledim zaten. Mesela sağ sütunda görebilirsiniz flickr aracılığıyla. Ya da yukarıdaki sosyal ağ bağlantılarıma tıklayabilirsiniz. hani şu logoları arkaya gizli olanlar varya, üzerine gelince yukarı doğru çıkıyor falan. Onlara falan tıklayabilirsiniz.
Uzun süre yazmayınca bu heyecanla geldim bir rüzgar estirdim sanki. Arada 14 şubat falan güme gitti, o gün için ne yazılar vardı aklımda. Neyse şansınıza küsün. kaderinize küfredin. (Kadere küfretmenin aynı zamanda allaha küfretmek olduğunu da unutmayın ama. Malum kaderinizi o yazıyor yahut yazdırıyor ya sizin.)
-
bu yazıyı başka bir yerden okuyorsanız aslında http://pumaxepidemic.com/geri-geldim.html üzerinden çekildiğini unutmayınız.
-
Özlettiğim için üzgünüm, kalın sağlıcakla
Acaba Uğur n’apıyor ki?
10 Şub
Vaay, merak ediyorsun demek.
Benim de aklıma gelmedi değil tabi, onun için biraz kafa yordum. Az gittim uz gitti dere tepe düz gittim
(Ahmet Faruk Kara bilir, Avcılar>Mecidiyeköy>Avcılar>Edirnekapı>İncirli>Küçükçekmece>Avcılar).
Malumunuz, genç kitle üzerinde büyük oyunlar oynuyor artık cep telefonu operatörleri. Hem Vodafone hem de Turkcell gençliğe cazip avantajlar sunuyor. Bunların içinde bu tarife dahilindekilerin cep telefonu üzerinden Facebook’a bağlanmasının ücretsiz olamsı da var. Ay tabii ki çok sevindirici bir haber. Ya ben bunu yaklaşık iki ay önce duymuştum, demek ki arada unuttum size bildirmeyi. neyse bugüne kısmetmiş heralde diyelim geçelim. (Şimdi uygulamaya soktuğum sistem sayesinde dertsiz tasasız aklıma gelir gibi ileteceğimden sıkıntı olmayacak, dükkanda duyduğum her şeyi saniyede ileteceğim kısmetse.)
Madem facebook bedava, ben de gençTarifeliyim, kullanayım bu avantajı. (Bu arada gençTarife denilen şey eski KampusCell. Karıştıranlar var (!) karıştırmasınlar!) Hemen girdim baktım denedim, harbiden de kontör falan düşmüyor. Ohh dedim, miss gibi. Telefon zaten elimizden düşmüyordu, şimdi derslerde bile facebookta dolanırız herhalde gibisinden düşünceler geçti kafamdan. Bilirsiniz, durum güncellemesi yapmayı da çok severim. Face üzerinden durum güncellemeye başladım sürekli. Ne görsem, ne düşünsem, yazıyorum patates gibi.
Sonra dedim ki, ya ben bunu yapıyorum iyi güzel de, blogumda da duyurmam lazım. Onun için sağdaki sütunlardan en sağdakinin en üstüne küçük bir dinamik resim ekledim. Facebook durum güncelleştirmelerim oradan da görülünebilecek artık =) Böylece bloguma girenler de takip edecek güncel olarak beni. Oley!
Şimdi facebook üzerinden girdiğim güncelleştirmeleri direk twitter’a aktarmayı hayata geçirmek istiyorum, bir yandan da istemiyorum. Ay bilemedim, yine de bir bakınılmalı.
Hadi bakalım, güncel bir hayat diliyorum hepinize =)
Yoğunum, Yoğunsun, Yoğun!
21 Oca
Merhabalar;
Sanki asırlar olmuş bloglamayalı. Sağda solda açtığım farklı faklı bloglara bir şeyler karalıyorum ama kendi blogum gibisi yok. Eh, 2009 yılı boyunsa sadece iki kez bloglamış olsam da bu sene farklı olacak. Ama belirttiğim gibi işte, sürekli bir yoğunluk içinde hissediyorum kendimi. Kafamda bir şeyler çiziyorum, sonra bir bakıyorum ki daha yarısı bitmeden gün bitmiş. Obaa, ee daha bu bitmedi, bir de bundan sonra işimiz gücümüz vardı. ne oldu? Cacık işte.
Hep bir şeyler çıkıyor resmen, kafamda planladığımı net olarak gerçekleştirebildiğim durumlar da var tabi ama hayata yetişemiyor gibi hissediyorum kendimi. Sanki dünya tamamen soyut geliyor bazen bana. Hatta bazen, soyut dahi olamayacak kadar imkansız…
Neyi, nerede, nasıl aklıma getirmeliyim bilmiyorum, ama her şey, heryerde, herzaman geliveriyor aklıma, kafa yoruyorum üstünde, resmen kendimle tartışıyorum. Bir şeyler çıakrıyorum bu tartışmalardan. “Ahh be” diyorum sonra, “bunu bloglasam ne güzel olur.” Ama dediğimle kalıyorum işte. Sık sık “Tmama lan, bu sefer tamam, artık düzenli blogluyorum oğlum.” diyorum fakat ya unutuyor ya da üşeniyorum. Ama sanırım o gün bu gün sonunda.
21 Ocak iki bin on. Aslında güne yeni girdik diyebiliriz, saat 03:06. (Ya benim bu saatte burada ne işim var, yarın dükkana gideceğim. kafayı yedim sanıyorum ya!) Artık blogluyorum ama olay budur.
Şu sıralarda pit10.org kodlamasıyla uğraşıyorum. Saolsun ortağım Ahmet Faruk Kara tasarımı attı, ben de kesiyorum biçiyorum php gömüp dinamik bir sistem haline getiriyorum. Sistemin ağırlıklı kısmı tamamlandı, ufak tefek görsele daaylı düzenlemeler ve son bir kaç bölüme php dokundurması kaldı.
İşte en basit örneği, ben sürekli “bugün bitiririm o sistemi” diyorum fakat beceremiyorum. Bir şeyler çıkıyori bir şeyler engel oluyor. Bir şeye takılıyor kafam, küçücük bir şeyi o kadar dert ediniyorum ki onu çözene kadar aşırı süre harcıyorum.
Neyse, sanıyorum yakın zamanda bitecek ve çalışmalarım kategorisi altında, pit10.org’u haklı gururuyla sunacağım.
İyi geceler (ya da günaydın) =)