Uğur Arıcı

Lüzumsuzlukların adamı :)

Follow me on TwitterRSS Beslemeleri

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • İLETİŞİM
seni az seviyorum

Seni Az Seviyorum

1 Oca

Uğur Arıcı tarafından Fark ettim ki kategorisinde yayınlanmıştır

Yorum yok

Gereksiz duygusallık üzerine kurulan ilişkileriniz gerçekliğin en ufak belirtisinde yerle bir oluyor. “Seni çok seviyorum”, “benim için çok değerlisin”, “sen olmasan yaşayamam” gibi klişeler öyle yerleşti ki ağızlara, bunları dillendirmek için içinizdekileri sorgulamıyorsunuz artık.

Herkes değer bekliyor, herkes önemli hissetmek istiyor. Ama bu sevildiğini bilme hissinden çok ötesine taşındı artık. Abartılıyor, vıcık vıcık bir ilişki haline geliyor. Her durumda karşıdakinin kendisine verdiği değeri sorguluyor insanlar. Tüm günümü “sen benim bitanemsin”, “seni çok seviyorum” diyerek geçirmemi bekliyorlar.

Sakin ol. Neden her hareketimle seni çok sevdiğimi, her şeyden çok değer verdiğimi, senden daha fazla değer verdiğim birinin olmadığını kanıtlamam gerekiyor? Neden senden daha fazla değer verdiğim biri olmaması gerekiyor? Bu durum, zaten fazlasıyla yapmacık olan samimiyetinizin artık ayaklar altında sürüklendiğini ve yine de değerliymiş gibi süsleyip önümüze koymaya çalıştığınızı gösteriyor.

Eğer yapmazsam, bütün zamanımı, tüm hareketlerimi “seni o kadar çok seviyorum ki…” mesajını verecek şekilde kullanmazsam birden dünyanın en adi insanı oluveriyorum. Sonra bütün arkadaşlara öyle anlatılıyor, yandaş toplanıp bana karşı ortak düşmanlık başlatılıyor ya da var olan bir topluluğa dahil olunarak bana tavır koyuluyor.

Evet bravo çok başarılısınız, zaten gruplar halinde nitelendirilen toplumun içinde neden alt gruplar oluşturmayasınız ki?

Peki bu yaptıklarınızda ne kadar haklısınız?

Oturup başından itibaren bir düşün. Ben sana değerli olduğunu söylüyorum, sen aynısını yapmacık bir ifadeyle bana dillendiriyorsun. Sonra oyun başlıyor, her eylemimde seni ne kadar sevdiğimi belirtmemi istiyorsun. Kısacası direk beynimi aldırmamı ve bir nevi senin himayen altında yaşamamı istiyorsun. Yani söylediğin, savunduğun şeyler bana göre dünyanın en mantıksız şeyi olsa bile seni ölümüne desteklememi ve ne olursa olsun yanında olmamı istiyorsun. Seninle aynı fikirde olmamamın senin yanında olmadığım anlamına geldiğini varsayıyorsun.

İşin en kötü tarafı, bana karşı davranışlarını ve -senin tabirinle- bana verdiğin değeri bu durumlardan çıkarmaya çalıştığın saçma sonuçlarla belirliyorsun. Yani açıklamam gerekirse; bana vereceğin değeri, sana verdiğim değere göre belirlemeye çalışıyorsun. Sonra da her şeyi senin doğru yaptığını ve düşüncelerinin mantık içerdiğini iddia ediyorsun.

Durum böyleyken insanlara karşı iyi davranışlar sergilemekten çekiniyorum. Çünkü hepsi yapmacık geliyor artık. Haliyle samimiyet yoksunu tavırlarınızı kırabilmek için sizlere yapmacık sevgi gösterisi sunmak istemiyorum. Nasılsa karşılıklı olarak rol yapacağınız birilerini bulacaksınız. Ben oynamak istemiyorum.

Çevremde, kendilerine abartılı tavırlarla “sen benim için değerlisin” sinyali vermediğim halde bana karşı tavır almayan, bana değer verdiğini gösteren insanları barındırıyorum. Ne olursa olsun aynı şekilde davranıyorum. Bir kişi beni sevmiyor diye ona iyilik yapmayacak, değer vermeyecek değilim. Bu benim kendimle alakalı bir şey. Ben o kişiye değer veriyorsam benim için böyledir, hareketlerim ve sözlerim ona göre şekillenir. Ne yazık ki karşımdakinin bana değer vermesi umuduyla yapmacık tavırlar takınmayı sevmiyorum.

Düşün, yaptığın yahut söylediğin hangi şeyde yeterince samimisin? Eylemlerin gerçeği ne kadar yansıtıyor? Ya da yansıtıyor mu? Sonrasında da çıkıp “dürüstlük” üzerine edebi eserler seslendirip, felsefi konuşmalar yapıp ilişkiyi sonlandırmaktan bahsediyorsunuz.

Durum böyleyken, hepinizi az seviyorum. Size afiyet olsun, ben almayayım.

Üzerine iyi gidebilir : Sarp Palaur – Belki

aşk, dostluk, gereksiz duygusallık, ilişkilerde değer kaygısı, sevgi, yapmacık duygular

Yanılgıların Sahibine

13 Eki

Uğur Arıcı tarafından Siz de Bilin kategorisinde yayınlanmıştır

Yorum yok

Dini aktarılarla kafamızda canlanan durumlara karşı yönelttiğimiz sorular, yine kesinleşmiş şeylerin dini etiketler altında düzenlenmesiyle bertaraf edilmeye çalışılıyor. Çünkü kutsal kitapların indiği zamandaki sıradan insan ile şu andaki sıradan insan arasında, özellikle bilgi bakımından, uçurumlar var. Haliyle sonsuza dek geçerli, kesin, doğru bilgiler gönderildiği iddia edilen kitaptan yahut inançtan şüphe edilmeye başlanıyor.

Şu an efsane dediğimiz, bakıp güldüğümüz, dalga geçtiğimiz olaylar geçmişin sarsılmaz inançlarıydı. Yunanların tanrıları mesela, şimdi herkes Eros’u ve Zeus’u hatırlıyor ancak bunlara itibar eden kimse yok, sadece geçmişten bir efsane. Oysa, şu an müslümanlık, hıristiyanlık ve bunların tanrısı neyse ve toplumun genelinde ne kadar ciddiye alınıyorsa o zamanlarda da onlar bu ciddiyete sahipti. Bu bir nevi; hali hazırdakilerin de yıkılacağına bir işaret olabilir. Ama umuyorum ki yıkılışlarının ardından, yerine günün şartlarına göre düzenlenmiş aynı nitelikte güçler getirilmektense, bu zırvaların yokluğu evrensel bir doğru haline gelir. Yani insanlar “insan” olabilir. Hayvani güdüleri bastırmak için olağan dışı güçleri olan bir cezalandırıcı değil de, sadece “insanlık” kaynaklı bir otokontrol gelir. Sanıyorum gerçek anlamdaki “özgürlük” ancak o zaman tadılabilir ve bu her şeyi değiştirir. Her şeyi.

Kapitalizm zırvalarından, namus görüşüne, paranın değerinden, aile bağlarına, var olan her şey değişir. Sanırım bu bizim görebileceğimiz kadar yakın bir sürede gerçekleşmez ama şimdiden temele bir taş koymak, bunun bilincinde ölmek bence daha iyi hissettirir. Amacımız; herkesin kendi fikirleriyle kendi doğrularına ulaşıp, ortak doğrulardan birliktelik kurulması olursa, dünya gerçekten yaşanılması harika bir yer haline gelebilir. Tabi biyolojik süresi buna yeterse (küresel iklim, ozon deliği, iklim değişimi, tükenen su kaynakları, azalan canlı türü v.s.)

Her şeyi tek bir temele bağlamak deli saçması gelebilir ama sebep-sonuç ilişkisinin ne kadar basit kavramlarla çalışıp ne kadar büyük şeylere etki ettiğini fark ettiğinde bunu anlayabilirsin. Oluşumundan bu yana dünya, bilinmeyenlerin korkularıyla idare edilmiş insanları ağırlıyor. Bahsettiğim “gerçek özgürlük” insanların bundan kurtulup, korktuğu tek şey kendi hayvani güdüleri olduğunda (ki asıl sebep zaten hep bu, bir insanın hayvani güdülerle oluşturduğu seks isteği tecavüze dönüşmeden kendi otokontrolüyle bunu engellemesinin pek mümkün olmadığı zamanlarda bunu doğrudan yapan yasaklayıcı kurallarla beraber din gelmiştir), ve sadece kendinden korkan bu insanlar aklını kullanıp korktukları tek şeyi yani kendilerini zararsız bir hale getirdiğinde, duygularımız, güdülerimiz ve isteklerimizi mantık süzgecine yerleştirip hareket ettiğimizde özgürlük var diyebiliriz. Çünkü bugünün ilişki temellerini oluşturan “ortak düşmanlık” o zaman yerini gerçekten ortak yönlere bırakabilir. Bugün yapılan, az bilgiye dayalı genellemeler o zaman doğru düşünceyle daha yerinde kararlar sağlayabilir. Misal; bir insanı kendi görebildiğin kadar görüp, fazlasını inkar edip, işine gelmeyen yönleri görmezden gelip, bu kararını desteklemek için de sadece kabullendiğin ve ona cephe almak için sabitlediğin kısımları kullanarak bunu yaydığında, senin gibi düşünen kişiler edinip karşındakini “ortak düşman” haline getirirsen, sesini yükseltmen ve söylediğini kabullendirmen daha kolay hale gelecektir. Haliyle sen ve çevrendeki herkes, karşıdakine ördüğü duvarlarla ona karşı her algısını kapatır ve kendi içinizde “mutlu” etiketini sahiplenirsiniz. Ve gurur, gerçek ne olursa olsun bir kere kabullendiğin durumun aslını kanıtlayabilecek nitelikteki hiçbir şeyi algılara dahil etmene müsade etmez. Bu yabancı gelmemiş olması lazım. Dinin yaptığı da aynen bu diyebiliriz.

Değişime kendinden başlaman gerek, zira değiştirmen gereken tek şey zaten kendinsin. Diğerleri için yapabileceğin tek şey onları düşünmeye itmek ve seninle aynı çizgiye değil kendi çizgilerine sokmak olacaktır. Büyük ihtimalle aynı yere varılacaktır, zira sadece insanda bulunan akıl ile, “aklın yolu birdir”. Söylediklerimi denemeye bugün başlamamak için hiçbir sebebin yok. Kendi at gözlüğünden önce etraftakilerin kullandığı at gözlüklerinden kurtulursan en kolayı seninki olacaktır zaten.  : )

“Eğer gerçekten tanrı varsa, umarım iyi bir mazereti vardır.”
Woody Allen

akıl, bakış açısı, bilinmeyenlerin korkusu, din nedir, şüphecilik
Bunaldım. Ev Çok Havasız. [Uğur Arıcı]

Düşünmeden

8 Eyl

Uğur Arıcı tarafından Hayatımdan kategorisinde yayınlanmıştır

Yorum yok

Bunaldım. Ev çok havasız.

Daha temiz bir havaya ihtiyacım vardı. Evdekinden daha bir geniş alana yayıldığından olsa gerek kısmen daha temiz olacağını düşündüğüm, “dışarısı” diye tabir ettiğimiz yere adım atmak üzere giyindim. Gömlek? Ne gerek var. Uzun kollu bir şeyler olsa yeter. Giyindim, atkımı aldım, montumu üzerime giyip kapıya yöneldim. Ayna. Merhaba.

Hava benden kararsız. Yukarıya baktım. Bulutlar nizami şekilde ilerliyor. Kimi kasvetli, kimi neşesini yitirmemeye kararlı halde beyazlığını korumaya çalışıyor, kimi fikirlerini oluşturamayan insanlar gibi biçimsiz, kimi devamından korkulan aşkların terk edileni gibi sabit, kimi bambaşka. Kimi kandırıyorlar?

Caddeye yöneldim. Adımlarımın ağırlığı kafamınkiyle doğru orantıda. Haliyle yürümek zor. Düşünüyorum, neyi düşünmem gerektiğini. Bir adım daha. Duyarsız belediye işçilerinin doğru düzgün sabitlemediği bir parke taşına bastım. Dün geceki yağmurla altına dolan su paçama sıçradı. Kimin umrunda?

Cadde kalabalık. Soğuk. Ama kalabalık. Burada insanlar hep soğuk. Sıcaktan bayılan bir insana yardım edemeyecek kadar soğuk. Ellerim cebimde. Kafam aşağıya meğilli. Kimi görmekten korktuğumu bilmiyorum. Etrafa bakındım, sakıncalı kimse yok. Yürümeye devam ettim. Her adım daha ağır. Kafam gittikçe boşalıyor. Sağlam bir şeylerle doldurmayı bir kenara yazdım. Yerleşemeden o da uçup gitti.

Mendil satan küçük yine merdivenlerde, kollarını ve bacaklarını kucağına çekip duvar kenarına sinmiş. Bakışlarımı çevirdim. Hep böyle, artık bunun acındırma fasıllarından biri olduğunu düşünüyorum. Merdivenler bitti, dar geçitin sonunda diğer taraftaki kalabalık. Karşıdan biri girmesin diye umuyorum. Burası hayli dar.

İç cebimi yokladım. Boş. Diğeri, evet burada. Küçük bir not defteri. Hatta üzerinde “not defteri” yazıyor. Üreticiler “not defteri kullanan kişiler bunu salak oldukları gerekçesiyle yaptıklarından bunun da ne olduğunu anlamaz” gibi bir fikre sahip herhalde. Açtım. Yazım ne kadar çirkin. Okumak istemedim. Aynı şekilde geri koydum. Geçit bitti.

Burası biraz daha seyrek. İnsan trafiği açısından. Bu sebepten bu taraflarda dolaşmakta olduğunu düşündüğüm bir çift bana doğru yürüyor. Beraberlerinde bir sıcaklık olmalı. İyice yaklaştıklarında fark ettim, çok soğuklar. Bu havanın sebebi olduklarına dair bir tez sunulsa inkar etmem sanırım. Bunun yerine daha kolay olduğundan “havandandır” dedim.

Evden çıkalı yarım saat oldu, umduğum kadar açılmadım ama evin içinde sürekli aynı yerleri dolaşıp sürekli aynı yerlere basmaktan iyiydi. Çeşitli dükkanlar, çeşitli vitrinler, giyim mağazalarında ağırlıkta olan müzik sistemleri. İnsanlar. Soğuk. Kaldırım. Yol. Küçük bir kedi. Annesi yok. Düşman bir köpek. Sinirli. Ortalık gerildi. Uzaklaştım.

Şimdi dışarısı daha sıkıntılı hale gelmeye başladı. Ben sorunun ne olduğunu bilmiyorum. Bir sorun var.  Nerede ve nasıl bilmiyorum. Dağıtmak için denediklerim işe yaramadı. Bir adım daha attım. Öncekinden pek farklı değil. Sıkıldım. Geri dönmek istiyorum. Geldiğim yolu tercih etmedim. Zaten hep aynı. Uzun olan. Daha zor olan. Sürekli havlayan başıboş köpekler.

Yürüdüm. Detaylar gereksiz. Bir adam ıslak kaldırımdan kalkmamakta ısrarcı. Fırında insanlar var. Bizde insan yok. Fırına girdim. Bir ekmek. Yemeyeceğim. Yine de bir iki insan gördüm. Yürüdüm. Ev yakınlaşıyor. Ya da ben.

Anahtar. Eski bir anahtarlık. Ezbere hareketlerle kapı deliğine girdi. Benzer biçimde açıldı. Aynı gıcırtı. 4. kat. 56 basamak. Bir kapı daha. Anahtar. Bu sefer ışık için.

Bunaldım. Ev çok havasız.

“]Bunaldım. Ev Çok Havasız. [Uğur Arıcı]

Bunaldım. Ev Çok Havasız. [Uğur Arıcı

bunaldım, can sıkıntısı yazıları, ev çok havasız
benim-sevdigim-gibi

Benim Sevdiğim Gibi

3 May

Uğur Arıcı tarafından Hayatımdan kategorisinde yayınlanmıştır

1 yorum

Merhaba kadın;

Günaydın sana, ya da iyi geceler. Artık bunu ne zaman okuyorsan.

Ben yine geceleri yazıyorum, sabahları fırsatım olmadığından değil, artık içime ne zaman doğarsa sözcükler o zaman döküyorum buraya, etkileyemiyor kimse, nasılsa öyle çıkıyor; benim sevdiğim gibi.

Bazı geceler beraber gittiğimiz kulübe  gidiyorum hala, bizden başka değişen pek bir şey yok, bilirsin sapa bir yerdir orası, geleni gideni bellidir, ama sen dikkatimi dağıtmadığından her şeyi fark eder oldum orada, kimin kaçta girip kaçta çıktığını, nasıl dans ettiğini, ne içtiğini biliyorum artık. Ben hala beraber içtiğimiz o kokteylden içiyorum, ama portakal suyu olmadan ve biraz daha sert; benim sevdiğim gibi.

Beraber yürüdüğümüz yolları yürüyorum yine, eski mahallemden bir hayli uzağa taşınsam da adımlarım hala o sokaklarda, kulaklığımı takıp biz beraberken çıkan albümlerden şarkılar dinliyorum, bir hayli eskimişler. Sen yanımda olmadığından kaldırımlara sığabiliyorum artık, kaldırımın dar kısmı bitsin de tekrar yanından yürüyebileyim diye acele de etmiyorum, lakin adımlarımı sana uydurmadığımdan yürüyüşüm pek de yavaş değil. Kulaklığın teki sende olmadığından, dışarıdan hiçbir şey duyamıyorum, ve çalan şarkıyı gözlerine bakıp mırıldanamadığımdan tek başıma haykırarak söylüyorum; benim sevdiğim gibi.

Kasti olarak denk getirmiyorum ama, ilk çıktığımızda gittiğimiz kafeye sık gider oldum bu aralar, denize bakan köşedeki masamız ne zaman gitsem boş, sanki ömür boyu bize rezerve edilmiş gibi, sanki ömür boyu benimle kalacakmışsın gibi… Senin pek haz etmediğin arkadaşlarımdan biri yanımda olursa tavla da oynuyorum, ama artık zar tutamıyorum, diğer elimle elini tutmuyorken beceremiyorum sanırım. Yerini kimse doldurmasın diye bir nargile söyleyip oraya koyuyorum, elimden bırakmıyorum. Ama artık hep elmalı söylüyorum nargileyi; benim sevdiğim gibi.

Artık gözlerime bakan kimse olmadığından, göz altlarımdaki karartıları dert etmiyorum. Çoğu gecemi çalışarak, kodlayarak geçiriyorum. Uyumazsam uyumayacağını söyleyen kimse olmadığından kendi rekorumu kırdım. Üst üste üç gece uymadım, bu dördüncüsü. İşteyken verimim düşüyor tabi ama toparlamak için çok sık kahve tüketir oldum. Senin tabirinle zehir gibi içiyorum kahveyi, sütsüz, şekersiz, tatsız tuzsuz bir şey yani; benim sevdiğim gibi.

Fırsat buldukça kitap okuyorum hala, eskisi kadar hızlı değilim korkarım. Bana getirdiğin bazı kitaplar ilk günkü gibi duruyor raflarda. Onları açmaya korkuyorum, sen kokarsın diye, içinden sen çıkarsın diye. Duygusal satırlar midemi bulandırır oldu, senin safsata dediğin felsefi kitapları okuyorum sürekli. İlk okuyuşta anlaşılmayan, okuduktan çok sonra onlarca anlamı keşfedilen, düşünülenin çok ötesine götürüp soyutlukları somutlaştıran kitaplar; benim sevdiğim gibi.

Yemek yapmaya devam ediyorum, pek boş vaktim kalmasa da, eskisine göre daha fazla zaman geçirir oldum mutfakta. Parmaklarımı kesmeden etleri kesebiliyorum mesela, ve belki de kendimi terbiye etmeyi asla becerememişken, uygun sosu hazırlayıp terbiye edebiliyorum onları. Az pişmiş etlerin daha lezzetli olabildiğini keşfettim. Değişik baharat karışımları denemeye devam ediyorum, hoşuma gidenleri not ediyorum. Romantik bir masa kurmak gibi bir endişem olmadığından görsel açıdan biraz gerilemiş olabilirim, bir de tek kişilik yemeklerim artık bir hayli tuzsuz; benim sevdiğim gibi.

Artık kimse oturup saatlerce dinlemiyor beni, bilirsin becermem anlatılacakları kısa kesmeyi. Her detaya değinirim, çünkü bence detaylar olmasa sonuçlar çok farklı olur. Belki de o yüzden takıntılıyım bu kadar. Sonuca giderken değinilmesi gereken detayları es geçmek ondan canımı sıkıyordur. Yine de, kimse dinlemese bile kendi kendime anlatıyorum her şeyi, her detayı, en küçük noktaları; benim sevdiğim gibi.

Kısacası kadın; pek değişmedim ben, nasıl bıraktıysan öyleyim. Bir daha asla yatıya misafir gelmeyecek bir evin misafir odası gibi. Bazen birileri gelip tozumu alıyor, bir de artık içimdekiler benim istediğim gibi konumlandırılmış durumda. Kitaplığın çevresinde iğrendirici bir televizyon bulunmuyor mesela, canımı daha fazla sıkmasın diye resimler de indi raflardan. Pek elektrik faturası ödemiyorum, zira içerisi pek aydınlık değil, jaluziler hep kapalı; benim sevdiğim gibi.

Umarım sen de değişmemişsindir; en sıkıntılı anlarda insanın içini ısıtıyordur sesin, içinden çıkılmayacak problemleri katlanabilir kılıyordur sözlerin, yüzün gülmese de gözlerin gülüyordur hala; benim sevdiğim gibi.

benim sevdiğim gibi, duygu patlaması, gece yazıları, isimsiz, uğur arıcı, uykusuzluk
uğur arıcının doğum günü

Kocaman Çocuk, Küçücük Adam

13 Nis

Uğur Arıcı tarafından Hayatımdan kategorisinde yayınlanmıştır

Yorum yok

Her sene bir gün…

Sevilmeyi, özlenmeyi, hatırlanmayı normalde olduğundan çok daha fazla istediğimiz gün. Telefonlarımızın daha fazla mesai yaptığı, her gelen sese umutla baktığımız, her biri beklediğimiz şey için gerçekleşse de, hep beklediğimiz gelene kadar aşırı yüksek bir umut ve heyecanla bakınmamız gereken gün…

Bugün doğum günüm.

13.04.1992 – 13.04.2011
Zaman çok çabuk geçiyor. Kimi ne zaman kazandım, kimi ne zaman kaybettim hatırlamıyorum. Kim için kimdim, kim sandıklarım kimdi? Kaç gün geçirdim kendimle inatlaşmadan? Bilmiyorum. Sanıyorum 19 bitti, 20nci yaşımın ilk saatlerindeyim. Gerçekten şaşırtıcı…

İlk okul birinci sınıfta, okulun ilk gününde geç kalınca sınıfımın anahtar deliğinden bakıp öğretmenimi ilk görüşümü hatırlıyorum mesela. Sonra okul değiştirmemi. Çocukluk aşkımı hatırlıyorum, girdiğim ilk kavgayı, ilk bisikletimi, ilk bilgisayarımı, ilk öpücüğümü hatırlıyorum, ilk sevişmemi…

Ben küçücüktüm, ne zaman büyüdüm?

Fark edemedim mi olanı biteni? Hep kendimle barışık olmak, insanları mutlu edebilmek, mutluluklarından mutluluk elde etmek çevremdeki genel olumsuzlukları uzak tutabilmeme yetmiş miydi? Galiba öyle. Hala kendime bile itiraf edemediğim gerçekler olsa da, mutlu olabilmenin tek yolunun bireysel temelde yattığını, sorunlardan ziyade fiili mutluluğun dışa vuran etkileriyle olumsuz şeylerin örtbas edilip kimi yerde rol icabı da olsa mutlu olunması gerektiğini, gerektiğinden çok önce öğrendim sanırım. Hiçbir konuda, ailen dahil, kimseye güvenmemen gerektiğini, ailen olduğunu iddia edenlerin aslında ailen olmayabildiklerini de çok erken öğrendim. İçinde bulunduğum şartlar, içime kapanık olmaya itse de beni, kimisinin “hiperaktiflik” diye tanımladığı dışa vurumum sakinleşmemi engelledi genelde. Dışarıya durgun gözükmeyi öğrendim yine de, içimde fırtınalar kopardım. Erken gördüm, erken öğrendim. Benden çok daha erken başlamış olanlar varsa da, onlar benim çevremde değillerdi, görebildiğim herkesten farklı gelişti. Görebildiğim kişilerin görebildiğim kısmından… Neyin nasıl olduğunu anlamadan, küçücük kararların kocaman sonuçlara sebep olduğu hayatımda kendimi birden şimdiye kadar olduğumdan da fazla sorumluluk altında buldum, fark edemeden adam oldum. Ama ben büyümemiştim ki, küçücük adam oldum…

Nasıl olabilir ki? O kadar sene geçmiş, nasıl küçük kalabilirim? Bak kocaman olmuşum işte. Geç bir aynaya bak demezler mi insana?

İlk okulum başarılı bitti, çok fazla okul, çok fazla semt, çok fazla arkadaş değiştirdim. Lisede içe kapattığım olayları dışa vurdukça kabuk değiştirdim, sene sene ilerledim gibi, moralim ve genel yorgunluğumla beraber notlarım da dalgalanma yaşadı, yine de son dört dönemi başarı belgeleriyle kapattım. Üniversite sınavını dert etmeden girdim, beklediğimden iyi geldi, önemsemedim rastgele tercih hazırladım, yerleştim. Artistlik olsun diye gitmedim, üniversiteyi hiç istemedim. Ama şimdi pişmanım, orası yerine dört senelik bir açık öğretim programı yazıp askerliği erteleme ve “al sana diploma” olayını gerçekleştirebilmem için gereken belgeyi almış olurdum, bu sene onun için tekrar girdim. Zaten orta okulun ortalarından beri çalışıyorum, şöyle bir baktım da baya baya sektör de değiştirmişim. Üniversiteye gitmedim diye eğitimi bırakamdım tabi, bir bilişim teknolojileri akademisinde 27 aylık bir kariyer paketim var onu kullanıyorum. Aynı zamanda çalışıyorum. Geceleri çalışarak freelance olarak teslim ettiğim yazılım ve tasarım işlerini de sayarsak şu anda üç farklı işte çalışıyorum. Yine de emeğimin kaşılığını alamadığımı hissediyorum. Bakmam gereken bir ailem var. Maddiyattan öte, sevgi göstermem ve en az ihtiyaçları olan kadar ilgilenmem gerek bir annem ve küçük kız kardeşim. Şimdiden yetişkin diye tanımlanan yaş grubunun rutinine kavuşmuş, yine de her şeye rağmen nirvanama doğru kulaç atarken bakıyorum da; ben büyümüşüm aslında. Yine de eksik kalan bir şeyler var, geçmişten günüme getiremediğim, hep orada hapis kalmış, sadece çocukluğuma ait olan şeyler var. Benim çocuk kalmamı sağlayan… Beni kocaman bir çocuk yapan…

Kocaman çocuğun içindeki küçücük adamım ben, ya da küçücük adamın içindeki kocaman çocuk…

Başta, matematik öğretmeni olduğundan mıdır bilmiyorum ama, her şeyden pozitif sonuç çıkarabilen anneme, hakettiği ilgiyi asla gösteremesem de sevgisinden hiçbir şey yitirmeyen biricik kız kardeşime, öz olsa daha iyi olamayacak olan abim Alp Eren Dilmen ve kardeşim Erkan Kılıç olmak üzere; beni ben yapan, iyisiyle kötüsüyle beni her anlamda ben yapan herkese teşekkürler.

Doğum günü kutlamalarınız için ayrıca teşekkürler :) Ben henüz o hep beklediklerim olanları alabilmiş değilim. Hep beklediklerim listesinin birinci sırası asla aramayacak biliyorum, ama sonrasındakiler için günün bitmesine 21 saat 34 dakika var :)

AlpEren Dilmen, doğum günü, doğum günü kutlama, doğum günü önemi, uğur arıcı
Bunu da engelledik.

Sansürüme Dokunma

2 Mar

Uğur Arıcı tarafından Siz de Bilin kategorisinde yayınlanmıştır

1 yorum

Merhabalar;

Ne yavan bir yazı, bilindiği üzere bu tip şeyler yazmıyorum uzun zamandır. Nedendir bilinmez (!) hak ve özgürlüklerimiz dahilinde bulunan “kişisel görüşlerimizi” bile açıklayamaz olduk. Bu sebepten sıkmak zorunda kaldım yazı akışını, içimden gelenleri doğrudan döktüğüm yazılar sonrası aldığım tepkileri unutmuş değilim. Yine de anlayana elbet yazıyorum satır aralarında.

Yazmaya da devam edeceğim. Peki blogspot kullanan blogcu arkadaşlarım? Evet evet hani şu en son sansürlenen siteden bahsediyorum. Düşünmeyi, geliştirmeyi sevmeyen insanların, bilgi aktarımının kutsal kitap kaynaklı tek yönde olmasını savunan bir iktidarın bulunduğu, altın değerindeki topraklarında altından değerli insanların yaşadığı bir ülkenin yasaklanan son sitesinden bahsediyorum. Kimisinin içini döktüğü, kimisinin bildiklerini paylaştığı, hatta kimisinin sadece blogum var demek için açtığı hesapların bulunduğu milyonlarca kullanıcı ve okuyucuya hizmet eden o sistem.

Dönüp bakıyoruz, kitleleri uyandıracak ne varsa bir bir kapatılıyor. Hepsi uyandırma değil belki, ama hepsi insanların ihtiyaç duyduğu şeyler. İlk önce youtube, Atamıza(!) hakaret var diyerek kapattılar, sanki çok seviyorlarmış gibi. Fizy kapalı, Turkcell satın alıp tekrar açmaya uğraşıyor bildiğim kadarıyla. Vimeo, p*ç edilen su kaynaklarını göz önüne seren video gereği yine yasaklandı. En başından beri tüm porno siteleri yasaklanıyor.

PORNOMA DOKUNMA!

Çok mu taşkın göründü? Yanlış anlaşılmasın lütfen. Çok kısa değineceğim. Şimdi bir

laf var;

“Mutluluğu evde bulamayan insan, sokakta arar.” diye. Çocuklar internet kafelerde itle kopukla kaynaşmasın diye evlere bilgisayar alınıyor, doğru mu? Böylece aman çocuk aradığını evinde bulsun, dışarıda başına bela almasın, kimsenin başına bela olmasın deniyor. Şimdi bu çocuğun evinde, bilgisayarıyla mutlu olduğu birçok sitesi var. Facebook, twitter, kral oyun, miniclip ve dahası. Fırsat bulduğunda da malumunuz porno siteleri. Sen gidiyorsun kesiyorsun bunu,  kalkıp genel evlere gidiyor, kapısında mühür. Adamın içinde mi patlasın? Bu toplumu siz abazalaştırıyorsunuz. Sonra kalkıp facebookta “filiz sevişelimmi” yazan adam efsane oluyor. İnsanın 14 15 yaşında doğal ihtiyacı haline gelen cinsel tatmin duygusu bacak arasına yasaklanıyor, dile yerleşiyor. Sonra küfürlü filmler oluyor, yasaklıyorsun. Milleti azdırıp sokağa salıyorsun, (onlara da hak vermiyorum ama) bu baskıya dayanamayıp kendi yolunu bulamayan hayvanlar tuttuğuna tecavüz edince de “Dekolte giyeni şaaparlar.” diyorsun.

Bakın bırakmasam bu nerelere uzayacak, kolaylıkla “hadi lan oradan” diyebilirsiniz. Ama böyle. Sıktıkça sıkıyorlar, sıktıkça sıkıyorlar. Ve onlar sıktıkca biz biraz daha içeri çekiyoruz karnımızı. Yapmayalım! Lütfen yapmayalım!

Biz sustukça, sunulan değersiz ve alakasız açıklamalara boyun eğip yasakları kabullendikçe onlar sansürüme dokunma deme gereği bile duymayacak. Gözümüzü kulağımızı tıkamak için ellerinden geleni yapan bu canlılara, ağzımızı da kapatma şansını vermeyelim. Karşıt her topuluğa elimizden geldiğince destek olalım.

Okuduğunuz için teşekkürler.

blogspot, blogspot kapandı, bloguma dokunma, blogumadokunma, internet yasağı, internetime dokunma, pornoma dokunma, sansür, sansürüme dokunma
sinemada-yalnız-oturan-adam

Kimse var mı?

1 Şub

Uğur Arıcı tarafından Hayatımdan kategorisinde yayınlanmıştır

2 yorum

Merhaba;

Artık hitap edebileceğim herhangi bir ziyaretçim kaldı mı bilmiyorum :) Zira aylardır tek bir harf yazmadım buraya. Patates olmuş site gerçi giren çıkan belli değil :) Her ne halse, yine de sağdan soldan link aldığıma göre şans eseri bir yerden ulaşmış ve bunu okuyor olabilirsiniz.

Neden yazmıyorum? Bilmiyorum. Bu taşınma olayından sonra ev nedir neye yarar gibi kavramlar bir hayli değişti benim için. Ev; geceyi geçirmek için kullanılan mekan haline geldi. Gece yarısı sularında apartmanın merdivenlerini ses çıkarmadan tırmanıp anahtarı aynı titizlikle çevirip girilen yer. Sabah çalan alarm ile apar topar kalkılıp, önceden anne tarafından hazırlanmış kıyafetlerden bir kombinasyonu üzerine geçirip terk edilen yer. Yani ortalama 7 yahut 8 saatten daha fazla kalmadığım yer.

Her ne halse, bilgisayar başında oluyorum tabii ki ancak her yerde başka bir görevim oluyor. İş güç derken uğraşılamıyor dükkanda, sonrasında Bilge Adam derslerinin bir kısmını uyuyarak bir kısmını neler yaptıklarını anlayarak bir kısmını da bu yaptıklarını uygulayarak geçiriyorum mesela. Çok sıkıcı bir hal aldı hayatım… diyordum ki, birden heyecanlı bir şeyler olur gibi oldu. Ne gibi şeyler oldu emin değilim. Yalnız değişmeyen bir şey varsa; o da söylediklerim ve söyleyeceklerimdir: Ben katlanılmaz bir adamım.

Açıklayayım : Başta gayet ilginç, sıra dışı, daha özgürlükçü bir yapı vs. gereği istem dışı bir sempatiklik sezdirebilirim (ki öyle zaten). Ama hayal ettiğiniz ve hoşunuza giden şey bilinmeyenler ve alışılmışın dışı aslında. (hayır burada kendimi övmüyorum, yeriyorum) Çünkü sen, benim ilginç tavırlarımı olağan dışı bulup kurcalıyorsun, hoşuna gidiyor. Sonrasında alışılmışın dışında olduğundan ve bir türlü herkesleşemediğimden sıkılıyorsun. Gereksiz ve gerzekçe havalara giriyorsun; ne hayır diyebiliyorsun ne evet ama fark etmiyorsun ki başta yakınlaşmana sebep olan şeyler şimdi sıra dışı olduğu için itici hale geliyor. Saçmalıyorsun. Saçmalıyorsun. Saçmalıyorsun. Korkuyorsun. Uzak kalmaya çalışıp beceremiyorsun, gitmemi istiyorsun ama hep yanında olmamı arzuluyorsun. Gidip, herkes gibi olup geri dönmemi bekliyorsun. İşin kötü yanı; ben bu filmi defalarca izledim. Ben hiçbir zaman istediğin gibi olmuyorum. Ve sonra kaçıyorsun, böylece benim istediğim oluyor, zira vaden doluyor.

Ki bunların en ilginç tarafı; bu filmleri hep cahil izleyici olarak takip ediyorum. Yani her seferinde, bu defa mutlu son olur belki diye bekliyorum. İzlerken yorum yapıyorum; “yapma, deme öyle“. Oyuncular duymuyor, orası ayrı. Sonra film aynı sonla bitiyor, ben de kalkıp kısa bir mola verdikten sonra aynı filmin bir sonraki seansına, başka birinin yanından bilet alıyorum. Heyecanı kaçmasın diye daha önce hiç izlememiş gibi yapıyorum, zira bu sefer film bandının karışıp daha düzgün bir senaryo getirmesini umuyorum zaten hep. Ama yok, ben film makinistine rüşvet verip değiştirtsem bile, sen “ya arkadaşım söyledi bu film böyle değilmiş taksanıza şu boktan olanını” diye çirkefleşip bok ediyorsun her şeyi. Sonra da sen o berbat filme on dakikalık film arası istediğinde filmi bitirmeme kızıyorsun.

Sonuç olarak; belki de ben artık kanıksadığımdan salonu rahatça terk ediyorum ama sen bu kötü sona ağlamadan edemiyorsun. Kendini toparlamaya çalışıp bir yandan da binadan çıkışı ararken, ben sonraki seansta yanımda oturanın daha iyi niteliklerde olmasını dileyerek bilet alanları izliyor ve doğru yeri kapmak için bekliyorum. Ve ne yazık ki allah belamı vermiyor =)

İyi geceler! =)

hayat dersi, hayat filmi, kimse var mı, uğur arıcı

Ne var ne yok?

14 Kas

Uğur Arıcı tarafından Hayatımdan kategorisinde yayınlanmıştır

1 yorum

Merhabalar;

Yine çok olmuş yazmayalı, bir zamanlar ne kadar da hevesliydim her şeyi anında duyurmaktan. Gerçi hevesimi yitirmiş değilim ancak inanın zamanım olmuyor. İsteklerime ulaşabilmek için bazı şeylerden fedakarlık yapmam gerekeceğini ve bunları yapacağımı v.s. söylemiştim sanıyorum. İşin ilginç tarafı beklediğimden daha iyi bir halde ilerliyor.

Mesela artık bir Bilge Adam olarak yazıyorum sizlere =) Uzun süredir uzun vadeli planlarım dahilinde, ki bu o planların başlangıcı olarak geliyor sanıyorum, Bilge Adam Bilişim Teknolojileri Akademisine başlamak istediğimi belirtiyordum zaten. Birkaç hafta önce bir pazar günü gidip görüştüm, sanıyorum 24 Ekimdi. Sonraki pazar gidip Bilge Adam Kariyer Paketine kaydımı yaptırdım. 27 aylık bir süreç boyunca Bilge Adam dahilindeki istediğim eğitimi alabileceğim. Şu anki planımda sırasıyla İngilizce, Yazılım ve Veritabanı Uzmanlığı, Web ve Grafik Tasarımı var öncelikle. İşin aslı bayramdan sonraki ilk pazartesi, yani 22 Kasım’da ilk dersim olan İngilizce ile başlayacağım, ondan birkaç gün sonra 30 Kasım’da paralel olarak alacağım Yazılım ve Veritabanı Uzmanlığı kursuna başlayacağım, İngilizce kursum bitince de onun saatleri dahiline Web ve Grafiği alacağım. Bu plan dahilinde beni sevindiren bir şey de, Yazılım ve Veritabanı Uzmanlığı kursumun uygulama projesi olarak teslim etmeyi planladığım sistemin Osmantan Erkır ile giriştiğimiz bir proje olması. Kapılar açmasını umuyorum.

Onun haricinde çalışmaya devam ediyorum, yine sabah 7 sularında kalkıp dükkana gidiyorum, akşam 8 civarı oradan çıkıyorum. İşten sonra eğleniyorum falan. Ne bileyim görüştüğüm kişiler oluyor. Arkadaşlarımla buluşuyorum, abimle görüşüyorum, Sarp Palaur ya da Sidar Yıldırım’a ziyarete gidiyorum falan. Bu gibi durumlarda eve geldiğim en erken saat 11 oluyor, annem bu durumdan memnun olmuyor. Sonunda dayanamayıp bana bir anahtar yaptırdı ancak şansa bakın ki bana yaptırdığı anahtar, anahtar yuvasında boşa dönüyor ve kapıyı açmıyor.

Zaten kadın cebimden çıkan antik kuntik şeyler yüzünden sinirleniyor sık sık bana, neyi sorsa “Atma ya dursun” diyorum. Fırat gibi oldum iyice “bi’ şey yapılır ki bunla” hesabı. Ama genel durumum biriktirme sanıyorum. Mesela son iki yılda falan alıp yüklediğim her kontör kart üzerinde tarihiyle beraber duruyor, gerçi artık internet şubesinden yüklüyorum, alın işte ne büyük bir değeri oldu şimdi onların. Ondan ziyade seneler öncesinden kalan market fişleri var, mesela onuncu sınıfı bitirdiğim senenin yaz tatilinde yazlıktaki arkadaşlarla mangal yapma amacıyla markete gidip alışveriş yapmışız onun fişi duruyor, aylar önce eski bir bayan arkadaşımla Kadıköyde pek sevdiğim bir çikolatacıya gitmişiz onun fişi duruyor, baktıkça o anla ilgili ilginç şeyler geliyor insanın aklına. Cüzdanımda da kurumuş bir çiçek var mesela, nedensizce taşıyorum onu, arada para çıkarmak için falan açınca gözüme çarpıyor, gülümsüyorum. Hatta bir çılgınlık yapıp ulaşabildiklerimi masanın üzerine yığıp bir resmini çektim, 3G+ özelliği olan yüksek teknoloji ürünü telefonumla fespuka yükleyip oradan alayım yazıya ekleyeyim de onun üzerinden de bir şeyler anlatayım madem =)

Cüzdanımın şeffaf gözünde gözüken Türk bayrağını bir seneden uzun bir süre önce Kadıköy’de Hilal ile gezerken almıştım. Onun yanında eski bir resmin pir parçası gözüküyor. O gözü biraz kurcaladım da neler var, 2 sene kadar önce gelen rahatsız edici aramalardan bıkıp özel numaramı değiştirdikten sonra aldığım ve hali hazırda kullandığım sim kartımın bilgilerinin bulunduğu kart var. Eski dersane arkadaşım Öznur’un kepli bir resmi var, aynı şekilde ortağım Ahmet’in yıllık için çektirdiği artistik bir resmi var. En ilginci 2007 ya da 2008de okulla gittiğimiz adalar gezisinde piknik alanına giriş için aldığımız bilet var mesela =) Sonra onun yanındaki iki küçük şeffaf gözdeki fenerbahçe armasının bulunduğu rozet ve yanındaki jeton, jeton yanlış hatırlamıyorsam 3 sene önceden, rozet de 2den fazladır, orada duruyorlar işte öyle. büyükçekme sahilinde dayımla hava hokeyi oynarken o zamanlar 1 yaşında falan olan kuzenim uyuklamaya başlayınca berabere giden maçı sonraki sefer sonlandırmak için son jetonu cüzdanıma koymuştum, hala orada. Onun haricinde reçeteler görülüyor, geçen sene rapor almak için hastanelere falan gittiğimde verilen ve asla ilaçları alınmayan reçeteler. YGS, LYS ve KPSS için yaptığım ödemelerin makbuzları, E-Devlet başvurumdan sonra verilen belgeler, bayramdaki uçuş için biletim, bankamatiklerden aldığım mini dekontlar, bir gümüş yüzük, alışveriş fişleri, kimliğim, o bahsettiğim kuru çiçek, flash belleklerim, STR’ye kestiğimiz faturanın bir nüshası v.s.

Ve dediğim gibi bunlar bu yığının çok çok çok ufak bir parçası =) Böyle şeyleri saklamayı, bakıp o anlara dönmeyi seviyorum. Geçmişinizde gelip geçen olaylar, kişiler olabilir, bunları sonradan zaman kaybı falan gibi görebilirsiniz ama değiller, her şeyin bir yeri oluyor işte, bunlar hatırladıkça sizi sinirlendirse de, üzse de unutmaktan iyidir, ki genelde mutlu eder, küçük bir tebessüm oluşturur dudaklarınızda, ne gerek var yok etmeye? =)

Nereden nereye getirdim olayı yine ya. Neyse birkaç bir şey daha şaapıp bitireyim madem. Mesela çocukluğumdan beri ilk defa bu kadar heyecanla beklediğim bir bayram var önümüzde. Kurban Bayramı! Bana kalsa kurban olayı dinin kendisinden bile saçma ama toplumcu kişiliğim ağır bastığı için insanların bir vesileyle mutlu olması ve bundan zarar görenler genel olarak insan olmadığı yine de sevindirici olabiliyor. Ondan ziyade, iki senedir tatile çıkmayan bir kişi olarak, uzun zamandır gitmek istediğim yer olan Antalya‘ya gidiyorum bayramda! Bilenler biliyor oraya neden tutkun olduğumu! =) Süprizi kaçmasın, bilmeyenler de ben oradaykenki durum güncelleştirmelerimi ve mobil yüklemelerimi takip etsin, sonrasında da detaylı bir yazı yazarım sanıyorum.

Bu arada, bu Nitro Şehrine gelsin olayı da sürüyor, mini sistemimiz de hazır gibi yakında yayına koyarız, zaten Antalya gezisi de bir nevi Nitro Şehrine Gelsin kapsamında olacak. Ben ilk gün gideceğim, Ahmet 3. günü gelecek, son günün akşamı beraber döneceğiz. Ohoo daha neler neler =)

Geçenlerde Sarp Palaur’un doğum günüydü malum (09.11.10) ona da değineyim kısaca, geceden bir sistem kurduk hayranların kutlamaları için, gelen mesajlar beni de çok sevindirdi doğrusu. O günün akşamında aile içi diyebileceğimiz ufak bir kutlama yaptık; Sarp Palaur, kız arkadaşı, Sidar Yıldırım, Samet Gönüllü, Cuma Sarısaç, sonradan eklenen Uygar abi, Ahmet ve ben olarak. Gerçekten keyifliydi. Çok kısa değineceğim ve beni gerçekten çok mutlu eden, duygulandıran bir konu ise, o günden birkaç gün sonra ameliyattaki bir hastamız için kan ararken Sidar Yıldırım’ı aramam ve sorgusuz sualsiz hastane adını isteyip yarım saat içinde Sarp Palaur ve yine kız arkadaşıyla beraber hastanede olmalarıydı. Siz gerçekten mükemmel insanlarsınız, teşekkür ederim =)

Neyse, yine çok uzattım, oradan oraya atladım. Güncel tutmaya çalışacağım, hepinizden rica ediyorum, lütfen kendinize çok çok iyi bakın =)

antalya, bilge adam, bilge adam oldum, eski yüzük, ıvır zıvır, kurban bayramı, kuru çiçek, ne var ne yok, nitro antalyada, nitro şehrine gelsin, sarp palaur, sidar yıldırım, yazılım ve veritabanı uzmanlığı

Kamuoyuna Duyuru 2

16 Eki

Uğur Arıcı tarafından [...] kategorisinde yayınlanmıştır

Yorum yok

Artık o kadar aralıklı yazıyorum ki detaya inmeden temel başlıkları topladığım başlıkları Kamuoyuna Duyuru serisi olarak yayınlıyorum işte. Bunun sebebi özellikle şu son dönemlerde hayatımda değişiklik yapmadığımdan olsa gerek. Sabah 7de kalkıp kahvaltımı yapıp, kıyafetlerimi giyip çıkıyorum evden, 8.00 – 8.30 arasında metroya biniyorum, Merter’de metrobüse geçiyorum. Metrobüsün avcılar son durağından da 142, 142A veya 142F’ye binip dükkana geliyorum. – Mesela bugün normalden on dakika kadar geç çıktım yola, metrobüsten inip, o duraktan çıkıp, hareket halindeki 142′ye binişim tam bir aksiyon filmi sahnesiydi. – Dükkanda sürekli bir koşturmacanın ardından akşam 8.00 – 8.30 gibi de buradan çıkıp aynı yolu dönerek eve ulaşıyorum.

Bildiğiniz gibi kafam gittikçe kazana döndüğünden kendimi tatile çıkarmıştım. Şimdi bu yazıyla o tatilin bittiğini duyuruyorum. Uzun vadeli planlarım diye bahsettiğim projelerin ilkine başlamış bulunuyoruz resmi olarak. Dün Etiler’de STR’nin ofisinde Osmantan Erkır Bey ile görüşüp projenin temellerini attık. Şimdi bir çalışma planı çıkarıp uygulamaya geçiyoruz. Bununla ilgili detay veremeyeceğim ama bunun sadece bir başlangıç olduğunu bilmenizi isterim. Her şey yeni başlıyor! =)

Unutmadan, şu ölüm olayını açıklayayım; birkaç gün önce cep telefonumdan facebook durumuma “Başınız sağolsun. Uğur Arıcı vefat etmiş.” yazdım ve benim şansıma uygun olarak da şarjım bitti. Telefonu açtığımda gördüm ki birkaç yorum gelmiş, ancak gelen smsler çok daha şaşırtıcıydı. Yanlış anlaşılma için kusura bakmayın, ölmedim tabii ki =) Olay şu; Yapı Kredi bankasındaki hesabımın nakit kartını yutmuştu bankamatik, şubeye gidip almak istedim, gişedeki görevli çömez olduğunu söyleyip (böyle demedi tabi) sonra gelip almamı istedi. Öğlenden sonra gittiğimde kartın iptal olduğunu yeni kart talebi yapacağını söyledi, birkaç dakika süren konuşmanın ardından adamın ağzından lafı aldım; kart iptal sebebini girerken bankamatik yuttu seçeneği yerine hesap sahibinin vefatı olarak giriş yapmış. Yani YKB için ölüydüm. Tutanak yazıp yollayacağım, düzelecektir falan dedi. Karşıdaki masalarda müşteri temsilcisi hesabı bir bayan oturuyordu, onun için numara alıp sıraya girdim. Olayı anlattım, kadın tek kelime etmeden kimliğimi aldı, bilgilerimi girdi ve ağzından tek kelime çıktı; “Ölmüş.” Sonunda kadını ölmediğime ikna ettim ve yanlışlığın düzeltileceğini, çok üzgün olduklarını falan söyleyerek yolladılar beni. Sorun düzeltilmiş olacak ki kartım dün eve geldi. Sanıyorum oradaki az biraz asabi tavırlarım işlemi hızlandırdı. Normalde bir haftadan önce kart geldiğini görmemiştim, ama bu kart 2 gün sonra elimdeydi.

Açıklayacak pek başka bir şey gelmiyor aklıma nedense, resmen aylar öncesiyle falan bile pek farkım yok. Kadıköy gezileri, Beylikdüzü ziyaretleri, çok kısa olsa da Adalar, sık sık Avcılar v.s. v.s.

Uzun olmasına gerek yok sanıyorum bu yazının, işin özü bu işte. Şimdi biraz çalışmam, projenin mantığını ve işleyişini oturtmam gerekiyor.

Teşekkürler.

iş hayatı, osmantan erkır, tatil bitti, uğur arıcı, uzun vadeli projeler, yazılım kursları, yeni projeler
Nitro Şehrine Gelsin!

Nitro Şehrine Gelsin!

29 Eyl

Uğur Arıcı tarafından Projelerim kategorisinde yayınlanmıştır

3 yorum

Merhabalar arkadaşlar,

Bugünkü yazım bireysel olmayacak. Ancak şöyle başlayabilirim, son dönemlerimdeki yoğunluğum açısından kendime web işleri açısından bir tatil ilan ettim. Bu molada araştırmaya ve kurgulamaya devam edeceğimi, ancak bir ürün sunmayacağımı belirtmiştim.

Şimdi, bu dönemde eğlenebilmek açısından Nitro İstanbul olarak ben ve ortağım Ahmet Faruk Kara İstanbul dışına kısa geziler düzenlemeyi planlıyoruz. Çantalarımıza  birkaç günlük ihtiyacımızı görecek temel şeyler, belki netbooklarımız, fotoğraf makinemiz ve video kameramızı ekleyerek yola çıkmayı, geceyi yolda geçirip uyumayı, gün içinde ulaştığımız ilde vakit geçirmeyi ve sonraki geceyi yine İstanbul’a dönmek üzere yolda geçirmeyi planlıyoruz. Tabii ki ziyaretler tek günlük olmak zorunda değil, uygun bir otel ya da kalabileceğimiz bir yer falan bulabilirsek geceleme şansımız da var.

Bu gezilerdeki amacımız keyifli bir hafta sonu geçirmek, eğlenebilmek, hoş anılar edinebilmek falan işte. Kısacası kafamızı dağıtacak kısa tatil turları gibi düşünebiliriz.

Bu gezileri ne sıklıkla yapacağımız konusunda net bir fikir sahibi değiliz biz de, ama bir ön görü olarak ayda bir falan böyle şeyler düzenleyebiliriz sanıyorum.

Pek sevdiğimiz takipçi ve destekçilerimiz ise şu konuda devreye gidiyor; ikimiz de İstanbul dışına pek çıkmayan insanlarız. İllerimiz hakkında elbet bir şeyler duyduk, biliyoruz, ancak insanlardan bizi bilgilendirmelerini, yardımcı olmalarını istiyoruz.

Hangi iller uygundur bizim için? Dediğim gibi henüz net bir planımız yok, bizler de sizden bunun için öneriler bekliyoruz. Başlangıç olarak İstanbul’a yakın bir yerler olması yeterli olur sanıyorum. Yani ulaşım kolay olmalı en azından. Trenle ulaşım imkanı olan yerler önceliğimiz olacaktır. Bize orada rehberlik edebilecek birilerinin olması da sevindirecektir bizi.

Bu yakınlık seviyesi hakkında net bir şey söyleyemeyeceğiz, bunları sizden gelen önerilere göre değerlendireceğiz, örneğin bizim fikirlerimizden biri akşam 22.00 trenine binip sabah 7.00 civarında Ankara’da olmak, bir gece konaklayıp sonraki günü de orada geçirdikten sonra diğer gece aynı şekilde 22.00′de trene binip sabah 7.00′de burada olmak. Trenden inince de doğru iş başına tabi =)

Sizlerden istediğimiz; yazıda da belirttiğim gibi bize illerinizi tanıtmanız, mümkünse ulaşım imkanları, konaklama imkanları gibi maddeleri bize iletmeniz Hatta detaya girerek yılın bu zamanlarında gelirsek ne tür kıyafetler getirebileceğimiz gibi konulara da değinirseniz seviniriz.

Sen de şehrini öner, Nitro Şehrine Gelsin!

Önerileri şimdilik bu yazıya yorum olarak alıyoruz. Yorum yazarken mail adresinizi doğru yazarsanız iletişim daha kolay olacaktır Merak etmeyin bizden başkası görmez. Hatta mail adresi olarak facebook hesabınız için kullandığınız mail adresinizi yazarsanız çok daha kolay olur ulaşmamız.

Gelen önerilere göre web sitemiz üzerinde bir oylamayla şehirleri belirleyip, plan yapıp, bu eğlenceli projemizi uygulamaya koyacağız.

Şimdiden hepinize teşekkürler! =)

Nitro Şehrine Gelsin

ahmet faruk kara, işlere ara verdik, nitro şehrine gelsin, nitro Türkiye turu, nitro web turnesi, şehir tanıtımı, şehrini tanıt gelelim, tatil, uğur arıcı
12345»...Last »
  • Ne demiştin?

  • Susturamıyorlar

    Loading tweets...
    Beni Twitter'da takip edin!
    • Son yorumlar
    • Popüler yazılar
    • Etiketler
    • Kategoriler
    • Bugün (13)
    • Çevremden (4)
    • Fark ettim ki (7)
    • Hayatımdan (25)
    • Projelerim (8)
    • Siz de Bilin (12)
    ahmet faruk kara arıcı ayrılık bana bir netbook lazım berk bayındır beta durum güncelleme epidemic facebook google istanbul LYS lys giriş myspace nefes netbook nitro nitro web Nitro Web Tasarım okul palaur php pit10 pit10 resmi sitesi pit10.org portal pumax pumaxepidemic pumax epidemic sarp sarppalaur sarp palaur SarpPalaur.Com server uraz sidar yıldırım tasarım twitter uğur uğurarıcı uğur arıcı vodafone yeni sistem YGS ygs giriş şanışer
    • LYS Sonuç Tablosu Açıklaması (21)
    • LYS Sonucum (6)
    • Mutluluklar Ahmet! (3)
    • Üniversite Tercihi Yapmak İçin (3)
    • Nitro Şehrine Gelsin! (3)
    • PageRank Değerlerimiz Yükselmiş =) (2)
    • Heey! Sen pumax mısın? (2)
    • Şifremi nereden biliyorsun ki? (2)
    • Eee? (2)
    • Unutmadım! (2)
    • fatihcezayirli: ya benim neden alanında puanı ve başarı puanı kızmı boş sadece alandışı bölümünde ygs1 den ygs 6 ya ...
    • TahsinSUNGUR » O’nun Sevdiği Gibi ..: [...] ne mi?  “Benim Sevdiğim Gibi” Yazıyı merak edenler için yayınlıyorum. ” Uğur...
    • hakan: internet öldü resmen ya
    • Salih: bnm Y-YGS-5 ve Y-YGS-6 puanı haricinde hiç bir puanım yazmamış????
    • Yusuf Korkmaz: Seni takip edip örnek almakla ne kadar haklı ve doğru bir karar içerisinde olduğumu bir kez daha far...
    • Can Odabaşı: Heryerde mutlaka bir takip edenin vardır :)
    • Gizem: Bende tebrik ederim. Berk Bayındır'la aynı üniversite ne güzel. :) Güzel bi bölüm.. :)
    • Mehmet: Merhaba ben diyorum ki tsden yüksek bir puan alırım ve mühendisliğe yerleşebilirim yani mühendis olm...
  • Neye bakmıştın?

    ahmet faruk kara arıcı ayrılık bana bir netbook lazım berk bayındır beta durum güncelleme epidemic facebook google istanbul LYS lys giriş myspace nefes netbook nitro nitro web Nitro Web Tasarım okul palaur php pit10 pit10 resmi sitesi pit10.org portal pumax pumaxepidemic pumax epidemic sarp sarppalaur sarp palaur SarpPalaur.Com server uraz sidar yıldırım tasarım twitter uğur uğurarıcı uğur arıcı vodafone yeni sistem YGS ygs giriş şanışer
  • Destek


RSS Beslemeleri XHTML 1.1 Üst Free Counter